Evlat Olmak Mı Ebeveyn Olmak Mı Zor?

EVLAT OLMAK MI EBEVEYN OLMAK MI ZOR?

Galiba her ikisi de…

Kişi, yer, zaman önemli elbette ama inanın bana yapılması gerekenler farklı değil!

İnsan aynı, fıtrat aynı, doğru aynı, tabiî ki çirkin ve hayâsız olan da öyle.

Değişen tek şey biziz ve beklentilerimiz.

Kendimizi devşirmeliyiz, karşımızdakini devşirmeye çalışmadan önce.

Hepimiz kul olmayı başarsak sorun kalmayacak realitede.

Fakat ne biz kulluğun hakkını verebiliyoruz, ne de onlar.

Biz diyorum, çünkü artık aile olmayı bir türlü başaramayan,

Küçük insan toplulukları yaşıyor apartman dairelerinde.

Kişiler hücre hapishanelerine girer gibi mutlu kutlu giriyor odalarına.

Saatlerce kendisine çok uzak olan, ama aslında yakınındakilere tercih edilenlerle,

Koyu bir sohbet(!) başlıyor ucu açık…

Ya da oyunlar, filimler, diziler, sanal alışverişler, reklam filmleri, biraz haber derken,

Gün bitip gece düşüyor çatıya.

Ne anlamı var ki zaten değil mi?

Güneş niye doğuyor ki?

Gece niye oluyor ki?

Zaten her şey tekdüze, değirmende öğütülen tahıllar gibi;

Bilgiler, duygular, sevgiler öğütülmüş gibi zerrelere dönüşüyor değil mi?

Eğer yeterli sayıda oda yoksa durum biraz daha kaosa dönüşüyor.

Birlikte yaşamayı, paylaşmayı, hoşgörüyü unutan insancıklar olununca,

Stres artıyor ve sesler yükseliveriyor anında.

Yazık! Hem de çok yazık demekten kendimi alamıyorum kardeşler.

Bu ne hâl demeden, bu hâle bir çözüm üretebilir miyim kaygısı ile,

Oturuyorum şu yazının başına.

 

Biliyorum bizden önce niceleri geçti bu yollardan.

Biliyorum bu han çok yorgun yolcularından.

Biliyorum yakında tüm yüklerini atacak.

Ne yerin üstünde ne altında açığa çıkmayan hiçbir şey kalmayacak!

Ama ben o gün gelmeden, yedisinden yetmişine herkese ama herkese,

Bir kez de ben seslenmek istiyorum.

Tabiî ki muhataplarım yazdıklarımı ciddiye alırsa…

Ayaktaysa ve uyanıksa…

Anlıyor, dinliyor ve aldırıyorsa…

Olur ya belki bu kez, bu yoğurt maya tutar.

Öyle ya, süt bu sonuçta, fıtratı tamamen bozulmamışsa tutmalı.

İnsan göl değil ki demeyin!

Maya çalmak istiyorum diye de bana inanmaz gözlerle bakmayın!

Bu süt maya tutar elbette.

Dedim ya aslı bozulmamışsa.

Ne sıcak, ne soğuk,

Ne küffarın bilerek çıkardığı tusunamisi, ne şeytanın envai çeşit hilesi,

‘Ne ben buyum!’ deyişlerimiz buna engel değil aslında.

Hadi şimdi eğri oturup doğru konuşma vakti geldi.

Açın kitabınızı okuyun.

Yıllardır satır satır okuduklarınızı, kelime kelime dinlediklerinizi atın bir tarafa.

Allah’ın size ne dediğini okuyun.

Görün hatalarınızı,

Bulun eksiklerinizi,

Fark edin taşkınlıklarınızı,

Size aileniz bile olsa düşman olabilecekler olduğunu okuyun.

Siz ne kadar çaba sarf etseniz de sevdiklerinizi hidayete erdiremeyeceğinizi okuyun.

Ateşe siper olabilmek ve dini onlara en doğru şekilde anlatabilmek için okuyun.

Peygamberlerin de eş, evlat ve ebeveynleri ile denendiğini,

Çok acı çekmelerine rağmen tufan kopana kadar umudu kesmediklerini okuyun.

Sadece ölümle tehdit edildiklerinde terk ettiklerini ailelerini,

Ederken bile dua etmekten vazgeçmediklerini okuyun.

Sabredin Allah’ın sabret dediklerine.

Fakat yalnız Allah için sabredin.

Sabrediyorum derken kahretmeyin ve kahrolmayın olur mu?

Ve sabrın bir ibadet olduğunu bilip,

Sadece bununla bile kendinizi güçlü tutmayı başarın.

Ve asla sabretmekten pes etmeyin!

Niye mi?

Sabrettiğiniz sürece Allah’ın yardımını hak edebilirsiniz de ondan.

Üstelik sabredebilir olmanız bile, Âlemlerin Rabbi için gayret ettiğinizin alametidir.

Çünkü Rahman ‘Senin de sabrın Âlemlerin Rabbi iledir’ der.

Fakat diğer yandan da,

Allah’ın; ‘Sakın onlara bir eğilim göstermeyin!’ dediklerine de susmayın!

Susmamanız gereken yeri çok iyi bilin.

Hakkı en güzel dille söyleyin.

Sakın ola sinirlenmeyin!

Tebliğ öfke ile yapılmaz.

Davet ederken hiddetle bağırılmaz.

Öğüt vermek fayda veriyorsa konuşun.

Vermiyor mu? Öyle ise susun!

İzzetsiz duruşlara hoşgörü adını vermeyin.

Tavizkâr davranıp dizinizi dövecek eylemlere, bıçak kemiğe dayanmadan sınır koyun.

Her istediklerini yaparak veya kafalarına göre takılmalarına fırsat tanıyarak şımartmayın

Kuralları hiçbir zaman siz koymayın, Rahman koysun!

Keyfî sınırlamalar getirmeyin ki,

Size düşman olmasınlar.

Siz de onlardan istediğiniz her doğruyu yaşayın ki örnek alsınlar.

Ailece ya dinde kardeş olduğunuzu hep hatırınızda tutarak,

Ya da içlerinde açıkça dinin değerlerine karşı çıkanlar varsa,

‘Senin dinin sana, benim ki bana’ ölçüsü ile nasıl yaşanırı kitabınızdan öğrenip,

Hayatınıza aktarmayı bilin.

Sapın samana karıştığı,

Biçer döver gibi batılın bizi biçip dövdüğü şu demlere dur diyecek,

Ebeveynler ve evlatlar arıyorum…

Duyan varsa sesime ses versin ve taşın altına elini koysun.

Koymazsanız bu taş kalkmaz ve hepimiz altında kalırız kardeşler.

Artık ne kendimizi ne de ehlimizi es geçelim,

Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten birbirimizi kurtarmak için didinelim istiyorum.

Anlattıklarımın, istediklerimin hiç kolay olmadığını gayet iyi biliyorum.

Ama daha kesin bir bilgim de var ki;

Bu din bize zorluk çekelim diye indirilmedi ise,

Kitabımızın içindekileri,

Önce içimize, sonra ailemize, hatta evimize sindirelim istiyorum.

Ve Rahman ve Rahim olan Rabbimizden hepimiz adına,

Tüm bunları başarmak için yardım diliyorum.

Bizim Velimiz de Vekilimiz de Sensin Ya Rabbi!

‘Bizi içimizden dışımıza, evimizden ümmetimize kuşat’ diye yakarıyorum.

Dualarımızın kabulüne sebep olacak hâllerle bizi hâllendir.

Çok konuşan, boş konuşan ve boşa konuşmuş olanlardan olmak istemiyorum.

Âmin!

Hatice Dilek Öztürk

Sarp Yokuş 2 adlı kitabından alıntıdır.

Ben Sen ve O

BEN SEN VE O

Ben ne çok şeyi bilmediğimi, bildiklerimin ne kadar az olduğunu bildiğimde anladım.

Ben ne çok şeyi bildiğimi, bilmeyenlere bilmediklerini anlatmakta zorlandığımda anladım.

Ben ne kadar çok istemediğimi, yaptıklarımdan sıkıldığımda anladım.

Ben ne çok istediğimi, olmadığında yıkıldığımda anladım.

Ben ne kadar çok sıkıldığımı, kaçıp gitmek istediğimde anladım.

Ben hiç sıkılmadığımı, yanında olmaktan mutlu olduğumda anladım.

Ben ne çok verdiğimi, vermediğimdeki tepkide anladım.

Ben ne çok vermediğimi, eksikliğini gördüğümde anladım.

Ben ne çok aldığımı, alıştığımı fark ettiğimde anladım.

Ben ne çok almadığımı, gönlümün yorulduğunu gördüğümde anladım.

Ben ne çok sevilmediğimi, terk edildiğimde anladım.

Ben ne çok sevdiğimi, uğrunda harcadıklarımla anladım.

Ben ne çok ezildiğimi, derin iç geçirişlerimde anladım.

Ben hiç ezilmediğimi, ezilenlerin ezilme dozuyla kıyasladığımda anladım.

Ben ne çok yenildiğimi, nefsime esir olduğumda anladım.

Ben hiç yenilmediğimi, Hakk’a teslim olduğumda anladım.

Ben ne çok gerildiğimi, kendimi tutmakta zorlandığımda anladım.

Ben hiç gerilmediğimi, yüzde yüz haklı olduğumda anladım.

Ben ne çok acı çektiğimi, hak etmeyene hak etmediğini verdiğimde anladım.

Ben hiç acı çekmediğimi, karşımdakine olan duygularımı öldürdüğümde anladım.

Ben ne çok sır sakladığımı, bildiklerimi düşündüğümde anladım.

Ben hiç sır saklamadığımı, hislerimi yazıya döktüğümde anladım.

Ben ne çok istendiğimi, beklenirkenki hazırlıkta anladım.

Ben hiç istenmediğimi, bedenin diline dikkat ettiğimde anladım.

Ben ne çok özlediğimi, içimdeki kıpırtıda anladım.

Ben hiç özlemediğimi, sesime yansıyan durgunlukta anladım.

Ben ne çok aldandığımı, hatalarımı tekrarladığımda anladım.

Ben hiç aldanmadığımı, kendimi emniyette hissettiğimde anladım.

Ben ne kadar aldatıldığımı, tecrübelerimi es geçtiğimde anladım.

Ben hiç aldatılmadığımı, samimi bir yüreği bulduğumda anladım.

Ben ne kadar vazgeçtiğim şey olduğunu, geriye dönüp baktığımda anladım.

Ben vazgeçemediklerimin olduğunu, elimden alınmaya çalışıldığında anladım.

Ben ne kadar önemsendiğimi, örnek alındığımda anladım.

Ben hiç önemsenmediğimi, isteklerim es geçildiğinde anladım.

Ben ne kadar işitildiğimi, anlaşılıp anlatıldığında anladım.

Ben hiç anlaşılmadığımı, yapmadığım ve söylemediklerimle yargılandığımda anladım.

Ben ne kadar hissettiğimi, hislerimin farkına vardığımda anladım.

Ben hiç hissetmediğimi, beklemediğim derecede şok yaşadığımda anladım.

Ben ne çok istediğimi, elde edemediğimde yıkıldığımda anladım.

Ben hiç istemediğimi, olmadığına aldırmadığımda anladım.

Ben ne çok yorulduğumu, yatağıma sırt üstü uzandığımda anladım.

Ben hiç yorulmadığımı, ne kadar çok şeyi isteyerek yaptığımda anladım.

Ben ne çok kıskanıldığımı, haksız taşlandığımda anladım.

Ben hiç kıskanılmadığımı, sevincimle sevinildiğinde anladım.

Ben ne çok şükrettiğimi, rahmetin yağmışçasına arttığında anladım.

Ben yeteri kadar şükretmediğimi, elimde olanı da kaybettiğimde anladım.

Ben ne çok şikâyet ettiğimi, sorunlarım katmerlendiğinde anladım.

Ben hiç şikâyet etmediğimi, insanların şikâyet ettiklerini dinlediğimde anladım.

Ben çok güldüğümü, bakışların bana çevrildiğini gördüğümde anladım.

Ben hiç gülmediğimi, yaşananın bende bıraktığı izin derinliğini hissettiğimde anladım.

Ben çok ağladığımı, aynada suratımı gördüğümde anladım.

Ben hiç ağlamadığımı, düşmanlarımla karşılaştığımda anladım.

Ben hiç yılmadığımı, tekrar tekrar denediğimde anladım.

Ben çok yıldığımı, parmağımı bile oynatmadığımda anladım.

Ben sayıldığımı, hürmet gördüğümde anladım.

Ben hiç sayılmadığımı, her söylediğime itiraz edildiğinde anladım.

Ben çok yanıldığımı, ısrarcı olduğumda anladım.

Ben hiç yanılmadığımı, gönüllülüğe prim verdiğimde anladım.

Ben çok zengin olduğumu, parası olup imanı olmayanı gördüğümde anladım.

Ben hiç zengin olmadığımı, ihtiyaç sahiplerine yetemediğimi gördüğümde anladım.

Ben ne çok şey istediğimi, isteklerimi sıraladığımda anladım.

Ben hiçbir şey istemediğimi, istediklerimin olmazsa olmazlar olduğunu anladığımda anladım.

Ben terk edildiğimi, yalnız bırakıldığımda anladım.

Ben hiç terk etmediğimi, terk edilmedikçe terk etmediğimde anladım.

Ben çok kırıldığımı, içimdeki cam kırıklarına bastığımda anladım.

Ben hiç kırılmadığımı, takılmamam gerektiğiyle muhatap olduğumda anladım.

Ben ne kadar çok suçlandığımı, hakkımda söylenenlerin uçukluğunu öğrendiğimde anladım.

Ben hiç suçlu olmadığımı, sükûnetimi koruyabildiğimde anladım.

Ben ne çok korktuğumu, ahiretimi kaybedersemi anlık düşündüğümde anladım.

Ben hiç korkmadığımı, ölümden veya öldürülmekten korkmadığımda anladım.

Ben ne çok düşündüğümü, düşündüklerimi eyleme dökmeye kalktığımda anladım.

Ben hiç düşünmediğimi, düşünmemin sonuçsuz kalması neticesinde, vazgeçmeyi seçtiğimde anladım.

Ben çok acı çektiğimi, hastalıklarımla cebelleştiğimde anladım.

Ben hiç acı çekmediğimi, onlara karşı olan duygularımı öldürdüklerimin yaptıklarına aldırmadığımda anladım.

Ben ne kadar tecrübeli olduğumu, faydasını gördüğümde anladım.

Ben hiç tecrübem olmadığını, zorlandığımda anladım.

Ben çok duygulu olduğumu, duygularımın incitildiğini anladığımda anladım.

Ben hiç duygusal olmadığımı, her katledilmek istendiğimde, yeniden doğduğumda anladım.

Ben çok akıllı olduğumu, Rabbimi her andığımda, hissettiğimde, itaat ettiğimde anladım.

Ben hiç akıllanmadığımı, hata denizine düşüp tevbe küreklerine asılarak kıyıya çıkmaya çalıştığımda anladım.

Ben bu dünyayı sevmem gerektiğini, ahireti bu dünyada kazanacağımı bildiğimde anladım.

Ben bu dünyayı sevmemem gerektiğini, ahireti daha çok sevmem gerektiğini öğrendiğimde anladım.

Ben anlamın anlamını anlayamadığımı, O bana anlattığında anladım.

Ben anlamın anlamını kaybettiğini, O’nsuz yaşamaya çalışanları gördüğümde anladım.

Ben yürekli olmam gerektiğini, yüreğin sahibine adandıkça anladım.

Ben yüreksiz olmamam gerektiğini, yüreksizlerin yüreksizliğinden nefretle dolduğumda anladım.

Ben zulmettiğimi, kendimi mahvettiğimde anladım.

Ben hiç zulmetmediğimi, yanlış anlaşıldığımın anlaşıldığı anlarda anladım.

Ben niyetimin temizliğini, Rabbimin biliyor olması ile rahatladığımda anladım.

Ben niyetimin bozulduğunu, hayal kırıklığı yaşadığımı fark ettiğimde anladım.

Ben affedildiğimi, hatamı bir daha yapmaz olduğumda anladım.

Ben affedilmediğimi, hatalarım başıma kakıldığında anladım.

Ben özlendiğimi, çağırdığımda uçarak gelindiğinde anladım.

Ben hiç özlenmediğimi, arayıp soramasam da hatırlanmadığımda anladım.

Ben gerçekten inandığımı, sonuna kadar vazgeçmediğimde anladım.

Ben hiç inanmadığımı, şüphelere gark olduğumda anladım.

Ben ne çok değiştiğimi, dünden farklı günler yaşamaya başladığımda anladım.

Ben hiç değişmediğimi, doğruyu bulup sarıldığımı gördüğümde anladım.

Ben gerçekten bıktığımı, anmaz, yapmaz, söylemez olduğumda anladım.

Ben hiç bıkmadığımı, Kur’an okumaktan bıkmadığıma şahit olduğumda anladım.

Bıkmamın mümkün olmadığı bir kitabı indiren Rabbime hamd eden ben,

Seni de bu ikrama bu satırlarla davet ederken,

‘Gel!’ diyorum.

‘Her şeyi ve herkesi bırak gel!’

Ben bu dünyadan bugüne dek neler anladım anlattım.

Senin neler anladığını doğrusu bilmem mümkün değilse de,

Üç aşağı beş yukarı pek farkı olduğunu düşünmüyorum.

Ama şunu adım gibi biliyorum ki,

O ben ve seni,

Benim beni, seninse seni bildiğinden çok daha iyi biliyor öyle değil mi?

Doğrusu bunu tartışmaya gerek bile duymuyor,

Dileyen inansın, dileyen inkârda dirensin,

Fakat ömür bittiğinde,

‘Eyvah!’ dememek için,

‘Biz’ olalım diyorum!

Selâm olsun benlikten geçip,

Huzura divan duranlara,

Eyvallah Kardeşler!

Hatice Dilek Öztürk

“Sarp Yokuş 2” adlı kitabından alıntıdır.

Has Kullar

Has Kullar,

136- Hayatı Allah’ı görür gibi yaşadığında, onu limitsiz mutlulukların kucaklayacağının şuurundadır. Sınırsız, kesintisiz, şoksuz, kusursuz, tam da olmasını isteyeceği gibi her şey. Hayal bile edemeyeceği kadar muhteşem. Bilinç ötesi, bilinç üstü, bilinç dışı bir gerçekliği vadeden bir Rab! O’na kavuşmak, O’nun huzuruna çıktığında tertemiz bir yüze, sicile ve en başta yüreğe sahip olmak için, arınmak, ve adanmaktır ilkesi. Hiç durmadan adım adım hedefe odaklı bir süreçte kalmakta niyetinde ve azmindedir.
137- Hayatını kötülerle ve kötülüklerle geçirenlerin ise sonlarını görür gibi bilir. Çünkü Rabbi bu gibilerin yaptıklarını, yapacaklarını, yapmak istediklerini, yaptıklarının sonuçlarını tüm ayrıntıları ile Kuran’da anlatarak, aslında ‘Sakın bunları yapmayın! Yapanların sonu bu olacak!’ mesajını, daha olmadan, ezeli ve ebedi ilmiyle bilerek haber verir. İşte böyle üç boyutlu bir kitabı olduğu için; geçmiş, şu an ve gelecekte nelerin olduğunu, olacağını, olabileceğini öğreniyor olmak için, kitabını elinden düşürmez. Bu engin, kati ve kapsamlı öğütler, onu etrafındaki herkesten çok daha nitelikli, özgün, farkındalık bilinci çok yüksek bir birey haline getirir.
138- İnsanları daima Allah’tan hakkı ile korkmaya davet eder. Çünkü Allah:
– İnsan neslini yaratandır.
– Diriltecek olandır.
– Yerden ve gökten ihtiyacı olan her türlü nimeti yaratan, devamını sağlayandır.
– Var olma sebebidir.
– Var olma sebebini anlamlandırandır.
– Ebediyet ihtiyacını karşılayabilecek kudrette olandır.
– Tüm şüphelerini giderebilecek gerçek bilgi kaynağını insanlığa sunandır.
– Her an, her yerde,
her şekilde kullarından haberdar olandır.
– Her türlü gücün üstünde tek güç sahibidir.
– Kainattaki tüm işlerin kontrolü, kaydı, akışı, sistemi, düzeni elinde olandır.
Tüm bunları bilmek, onun Rabbinin sevgisini kaybetmekten korkmasına neden olur. Onun korkusu sıradan, basit, aciz insanlardan çok öte bir değer ifade eder. O Rabbinin huzuruna davet edilmeyecek zelil bir hayatla göçmekten korkar. Bilir ki Rabbi zalim değil, adildir.

139- Allah’a şirk koşanlara: ‘Sizin ortak koştuklarınızdan yoktan yaratan ve sonra tekrar diriltecek biri var mı? ‘ diye sorar. Ve sonra :’ Her şeyi yoktan var eden ve diriltecek olan Allah’tır!’ diyerek onları düşünüp akletmeye, gerçeğe teslim olmaya, sığ düşünmemeye, mantık yürütmeye, deliller üzerinde düşünmeye davet eder.
140- Dünya da Allah’tan başka hiç kimsenin kimseye, doğru yolu tam anlamıyla öğretme ihtimalinin olmadığını bilir. Çünkü öğretmeye kalkan da tıpkı öğrettiği kişinin niteliklerine sahip, aciz bir insan olduğunun farkındadır. Tam da bunun için, Allah’ın insanlardan elçiler seçerek, yolunu insanlığa öğrettiğini ve nasıl uygulamaları gerektiği konusunda da, seçtiği elçileri örnek gösterdiğini kitabından öğrenmiştir. Peygamberler ona göre, Allah’ın övgüsünü hak etmiş, mükemmele en yakın ahlakta ki insanlardır. Fakat Peygamber bile olsa, hiç bir insanın mükemmel olamayacağını Kuran kendisine tekrar tekrar örneklemiştir. O, Kuddüs ve Alim olanın ; yani her konu da kusursuz ve herşeyi bilebilecek olanın yalnız Rabbi olduğunun şuurundadır. Bu akidesinin en temel öğretilerinden birisidir onun. İşte bu öğreti ona, eğer dini insanlığa sunacaksa, davranış ve düşünceleri ile örneklik teşkil edebilecek bir insan olması gerektiğinin farkındadır. Rabbimden öğrenmeliyim, öğrendiklerimi dolu dolu yaşamalıyım ki insanlar arasına karıştığımda saygın ve takip edilen bir liderlik sergileyebileyim diyecek kadar bilinçlidir. Aksi takdirde ‘kendine bile hayrı olmayanın kime ne hayrı olabilir ki ‘ denileceğinin de farkında olarak hareket eder.
141- İnanmayanlara ve Kuran’a ‘uydurulmuş’ muamelesi yapanlara meydan okur.’ Ve ‘haydi siz de kimi yardıma çağırırsanız çağırın, hangi yöntem, teknoloji veya bilgiyi kullanırsanız kullanın, bize Kuran benzeri bir kitap getirin.’ der. Aslında Müminin; saldıran, hakaret eden, aşağılayan değil, suçluymuş gibi sürekli savunma yapmak zorunda kalan değil, herkese her konu da hesap vermek zorunda bırakılan olmaması gerektiğini, duruşuyla net olarak ispatlar. Aksine Rabbine kul olmaktan şeref duyan bir birey olarak, kula kul olup Rabbini unutanları, kendi batıl davalarını ispatlamaya nezaketle davet eder. Böyle kişilere, yeryüzünün hakimi olan Rabbinin huzuruna çıktığında ‘suçlu’ ya da ‘sanık’ olmamanın, ne kadar kolay ve güzel olduğunu da , tanıştığı yahut bulunduğu her ortamda, bazen ağzını bile açmadan, açtığındaysa yerli yerince konuşarak çok etkili bir şekilde göstermeyi başarır.

142- Eğer insanlar inandığı değerleri hafife alır, inkar eder yahut alay ederlerse: ‘Ben benim yaptıklarımdan siz de kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Siz benden ben de sizden sorumlu değilim !’ der. Sataşmaz, tartışmaz, hakaret etmez, kırılmaz, kızdırmaz, yargılamaz. Gayet kendinden emin, izzetli, şuurlu, dengeli, sakin bir tutum sergiler. Kimseye din adına mobing uygulamaz. Kimsenin de kendisine mobing uygulamasına izin verecek bir acziyet göstermez. Eğer kendini bu vb konularda güçlü hissetmiyorsa destek alır. Peygamberimizin ‘kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır’ demesinde ki hikmete uygun davranır.
143- Kimi insanın dinlemediği, anlamadığı, bilmediği halde ‘mış gibi’ yaptığını ve yapacağını bilir. Lafa karnı toktur. Her söylenene kanmaz. İcraatı olmayan söylemlere itibar edip kendini kandırmaz. Allah’ın Kuran’da bu tür insanların aklını kullanmadığını belirten ayetlerini hatırlar. Aklını gereği gibi kullanmayanlara, hakkı işittiremeyeceğini bilir. Onların görür gibi yaptığının farkındadır. Aslında her bakanın göremeyeceğini gayet iyi biliyordur. Basireti yani kalb gözü kapalı insanlarda, göz ve kulağın gerçek fonksiyonlarını icra edemeyeceğinin şuurundadır. Bu özel bilgiyi ona Rabbi öğretmiştir. Bu nedenle, elinden gelenin sadece uyarmak olduğunu bilir ve bu onu müsterih kılar. Suçluluk, çaresizlik, gereksiz acıma gibi duyguların etkisinde kalmaz.
144- Çoğu insanın ahireti, kıyameti gereği gibi ciddiye almadığını gördüğünde; ‘Ben kendime bile Allah izin vermedikçe fayda ya da zarar veremem. Her topluluğun bir sonu vardır. Bu an ne ileri ne geri alınamaz!’ diyerek onları korkmaya ve bilmedikleri konularda konuşmamaya davet eder. Çok iyi bilir ki gelecekte ne olacağını bilebilecek olan yalnız Rabbidir. Bu tür insanlar onu, ahirete ve kıyamet saatine hazırlıklı olması konusunda gevşekliğe sürüklemez. Aksine aklını gereği gibi kullanan bir kul olması gerektiğinin idrakine varır. Ekonomik kriz, savaş, doğal afetler, meslek edinme, üniversite eğitimi almak için sınava girme gibi dünyevi konularda insanların nasıl ciddi emek harcadığını, para akıttığını, zaman ayırdığını gördükçe daha fazla, kıyamet ve ahiret hazırlığı yaparak hangi dünyayı daha fazla önemsediğini önce Rabbine sonra da kendine ispatlar. Kısaca inandığını söylediği dinin gereklerini yapmakta, onların geçici dünya hayatı için gösterdiği gayretten çok daha fazla, ebedi hayatı için gayret etmedikçe, Rabbi nazarında onlardan bir farkı kalmayacağını bilir.

145- İnanmayanlara ‘Kıyamet şu an kopsa yahut şu an azrail gelse, ölümle burun buruna gelseniz inanacak mısınız? Bu inanmanın size hiç bir faydası olmaz. Neden aklınızı kendi hayrınıza kullanmıyorsunuz?’ diye sorar. Kendisi de hayatının her deminde damdan düşmeden, damdan düşenlerin halini görüp, şahsı adına dersler çıkarmayı başarır.
146- Azabın gerçek olup olmadığını sorgulayanlara ‘Andolsun ki gerçek ve siz onun gerçekleşmesini engelleyemezsiniz! ‘ der. Günümüz insanının ne çok konuda boş konuştuğunun farkındadır. Gerçekler onu hep farkında olmaya, farkında yaşamaya, fark ettirmek için elinden geleni yapmaya sevkeder. Zannettikleri kadar güçlü olmadıklarını bilir, dünyanın her yerinde zulüm ve haksızlık yapanların. Rabbinin gazabının onlar gibi yaşayanların da üzerine ineceğini bildiğinden, tek başına bile kalsa, bulunduğu her yerde emrolunduğu gibi davranarak, gazabı üzerine çekmez. Onların hiçbir batıl fikrine, eylemine, idealine destek vermez. Daima safını belli eder şekilde davranır.
147- İnkarda ayak direten ve o hal üzere ölenlerin azapla karşılaşınca, dünya ve içinde ki her şeyi fidye olarak verip kurtulmak isteyeceklerini bilir. Halbuki Allah’ın onlara asla zulmetmeyeceğini, sadece hak ettikleri ile karşılık vereceğini kitabın da pek çok kez okumuştur. Bu insanların düşeceği duruma düşmemek için, dünya da hiçbir kimse, hiçbir şey, hiçbir istek onu Rabbini gazaplandıracak eylem ya da söylemlerde bulunmasına neden olamaz. Eğer gaflete düşüp yanlış yaptıysa da hemen Rabbine dönüp af diler, affedilmek için tevbe etmekle kalmayıp güzel işler yaparak, yaptığı kötülükleri temizlemeyi hedefler. Rabbinin ondan zor, kötü, çirkin hiçbir şey istemediğini bilir. Dünyanın tüm güzelliklerinden haram ve helal sınırlarına dikkat ederek faydalanırken, kendisini çok daha mükemmel bir hayata hazırlıyor olmanın coşkusu onu her an enerjik, coşkulu, sabırlı kılar. Ahireti kazanmak için dünyadan vazgeçmek zorunda olmadığını bilir. Oyda diğer dünya görüşlerine sahip insanların acınacak halde olduklarını, tek dünyaya yatırım yapıp kaybedeceklerinin bildiği için, onlara özenmesi ve onlar gibi yaşamayı seçmesi imkansızdır.

148- Kuran’ın Allah’ın öğütleri olduğunu bilir. Gönlü onunla şifa bulur. Müminler için bir hidayet ve rahmet olduğunun şuurundadır. Kısaca eğer okuduğu ayetler ona ders vermiyor ve hayatını etkileyecek kararlar almıyorsa, her okuduğunda içi huzur dolup tüm soru ve sorunlarının cevabını bulmuyorsa, doğrunun bir bütün olarak kendisine sunulduğunun farkında olarak, ona gereği gibi inanıp uygulamadıkça kendisini mümin olarak tanımlamasının anlamsızlığının idrakindedir.
149- Allah’ın neyi haram neyi helal kıldığını net olarak bilir. Nefsi ile hareket edip şuna helal, buna haram demesine Rabbinin izin vermediğini ve bunu Rabbinin zatına yapılmış bir iftira saydığını bilir. Bu nedenle gündelik hayatında daima ağzından çıkanlara dikkat eder. Şuursuzca bir şeyleri yasak kılmaya yahut birşeylere izin vermeye kalkmaz. Böyle bir konuma ne kendini, ne birilerini asla koymaz. Kendini bu konumda sanan ve sözünü geçirmeye çalışanları ise ciddiye almaz.
150- Rabbinin daima kendisini gördüğünü bilir. Öyle ki ister bir işe dalmış, ister Kuran okuyor, ister bir iş yapıyor olsun, Rabbinin ve kayıt almakla sorumlu meleklerin gözetiminde olduğun şuurundadır. Gökte ve yerde her şeyi gören ve bileni bilene kul olmanın hazzını hisseder. Tüm her şeyin ana kaynak olan Levhi Mahfuz da kayıtlı olduğunu bilmek onu; hem Rabbinden, hem kendinden, hem de kainatta ya da kendi iç dünyasında olan, olmuş yahut olacak her şeyden haberdar olan bir ilahı olduğu için bilincine vardırır. Her şeyi yerli yerince bir bilen, yapan ve gerçekleştirecek olan olduğunu biliyor olmak ona sukunet ve emniyet kazandırır.

151- Allah’ın dostu olmayı başardığında korkudan ve üzüntüden emin olacağını bilir. Eğer korku yahut keder hissediyorsa ‘ nerede hata yapıyorum?’ u sorgular. Kendini güçlü ve mutlu hissetmenin TEK yolunun O’na sımsıkı bağlanmaktan ve dayanmaktan geçtiğini hiç unutmaz. Şeytan ve dostları her gücünü düşürüp, mutsuz etmek için atlısı, yayası, hem cinsi, karşı cinsi ile üzerine geldiğinde o susmayı, düşünmeyi, Kuran ile doğruyu bulup, Nurunda sabırla yürümeyi seçer.
152- İnandığı Rabbine gerçekten inanır. İnanıyormuş, anıyormuş, seviyormuş, sayıyormuş, bağlıymış gibi yapmaz. Onunla dilini bile oynatmadan konuşabildiğini bilir. Onu içinde arar, dışında değil. Onu içten sever, dıştan değil. Ona ta yürekten bağlı olduğunu; yüreğinin O’nu andığında ki titreyişinden, derisinin ürperişinden nefesinin derinliği ve ferahlığından, bedenin hafifliğinden, sesinin ve sözünün yumuşaklığından, gözünün yıldız gibi parlayıp yaşla doluşundan anlar.

153- Onların sözlerine üzülmez. Çünkü kelam etme gücü verenin her oynayan dil ve dudağı duyduğunu bilir. Sözün sahibinin sahibine döner ve huzuruna çıktığında her duyduğu çirkin, acı, ağır, kaba, küfürlü sözün yüreğinde ve bedenin de bıraktığı kötü, berbat, korkunç hislerin mükafatını umar.Kötülüğe kötülükle değil, ya sukunet, ya öğüt, ya sabır ve tevvekkül ile karşılık verir.

154- Batıl düşünce sahiplerinin kötü emellerini Allah’ın boşa çıkaracağından emindir. Zalimlerin deneme konusu olmamak için dua eder. Onların şerrinden Allah’a sığınır. Onların güçlerini yok et ki senin yolundan saptıramasınlar diye de dua eder. Duaları içten, ana yönelik ve kapsamlıdır.

154- Namazlarını gereği gibi kılmak için evlerini, iş yerlerini namaza uygun hale getirir. Onun evi ve iş yeri daima; temiz, düzenli, batılı ve batıl hayata özendiğini çağrıştıracak her türlü süs eşyası, tablo, giysi, tabak çanak, helal olmayan kozmetik ve gıda maddeleri gibi şeylerden arınmıştır. Evinde ve iş yerinde İslam rüzgarı eser. Giren çıkan herkese hoş bir maneviyat sirayet eder. Huzurun, dinginliğin. muhabbetin, kaliteli ve nitelikli birlikteliklerin adresidir. Evinin yahut iş yerinin her köşesi namaza uygundur.
155- Dua ettiğinde Rabbinin icabet edeceğini bilir. Bu nedenle dua ederken halini Rabbine huşuyla, samimiyetle, ısrarla sunar. Duasının kabulü için acele etmez, Allah’la pazarlığa girişmez. O’na yapması ve yapmaması gerekeni öğretir gibi şartlı dua etmez. Dua edişinde tarzı, ses tonu, oturuşu sünnete uygundur. Adap yahut edep dışı bir halde, taşkın, itici, irite edici bir şekilde dua etmez. Sadece kendine değil özelde tüm ümmete, ailesine, dostlarına, akrabalarına, soyuna, hatta doğmamış soyuna, kadın erkek tüm inanlara, genelde ise insanlığın gidişatının hayra olması yönünde dua eder.
156- Bilgiyi, bileni, ne bildiğini, ne kadar bildiğini çok önemser. Bilmeyeni, bilmediğini, bilir gibi yapanları, bilmek istemeyenleri, bilse de aldırmayanları iyi ayırt eder. Bildiğini tam bilir ve taviz vermez. Bilmezlerin oyunlarına, baskılarına, reklamlarına, yol ve yöntemlerine, çoğunluk oluşlarına aldırmaz.

157- İnanmayanlara uyarıların fayda vermeyeceğini, onların akıllarını kullanmadığını, akıl nimetini gereği gibi kullanmadıkları için de hidayete ermeyeceklerini bilir. Kimseyi inanmaya zorlamadığı gibi, inandırmaya zorlayanlarında dinin izzetine uygun davranmadıklarını bilir. Rabbinin tüm insanların değil, dileyenin inanmasını dilediğini net olarak bilir ve yeri geldiğinde söyler. Allah’ın doğruyu arayan insanlara imkan sunacağının da daima şuurundadır. Yine çok iyi bilir ki kulunun inanmasına, Allah’ın ihtiyacı yoktur. Aksine inanmak en doğal insani bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacı bile inkar eden, her şeyiyle muhtaç olduğu Rabbine bile, ihtiyaçsızmış gibi davranan insanın, nankör olduğunun farkındadır. Böylelerine hak ettikleri kadar değer verir. Onlarla ilişkileri mesafelidir. O hiç bir insanla yapmacık, sığ, verimsiz, niteliksiz ilişki kurmaz. Hedefi ya doğruyu öğrenmek, ya doğruyu sunmaktır.
158- Rabbinin kullarını müşriklerin elinden kurtaracağından emindir. Bunun Allah’ın geçmişten bu güne uygulayageldiği sünneti olduğunun bilincindedir. Allah’ın Kuran’da ‘inanları kurtarmak üzerimize bir borçtur’ dediğini hep hatırlar. Bu yüzden de kendisine ‘kurtarıcı’ aramaz. Kendisini ‘dünyanın kurtarıcısı’ ilan edenlerin Allah’a kendilerini denk saydıkları için şirk koştuğunun, onları ‘kurtarıcı sayanların da müşrik olduğunun farkındadır. Yenilmez gücün ve mutlak güçlünün yalnız Rabbi olduğunu bilir.
159- Yüzünü yalnız dine, yalnız müminlere çevirir. Dinden ve müminlerden yüz çevirenlerden ise uzak durur. Dinin hiç bir emrinin doğruluğundan, ilmiliğinden, insaniliğinden, ahlakiliğinden, sağlığa uygunluğundan tereddüt etmez. Aksine ‘ben beni ve sizi yaratana, diriltecek olana inanırım’ diyerek, insanlığı da özüne dönmeye, özünü bulmaya, özünü bilmeye davet eder.

160- Allah’a inanıp teslim olan insanın, ona güvenip dayanması gerektiğini bilir. Sözde yalnız Rabbine teslim olduğunu iddia edenlerin, Allah’tan gayri herkesten emir almaya hazır asker gibi davrandığını görür. Allah’ın emrine muhalefet edenlerin bile muhalefetine ses çıkarmayanları gördükçe, dinin lafla yaşanmayacağının farkındadır. Bu gibilerin Allah’tan beklemeleri gereken yardımı; insanlardan, hiziplerden, kurumlardan beklemelerinin yanlışlığını görür. Bu nedenle de ‘Rabbim bizi zalimler için deneme konusu kılma !’ diye ihlasla dua eder. Zalim insanların işlerine gelmediği zamanlarda eş, akraba, aile, komşu hukukunu bile takmadan zulmedebileceğine, defaatle şahit olmuştur. Bu da onu zalimin zulmune sessiz kalmaması yönünde biler.
161- Zulmün diğer bir şeklinin de, ‘insanın kendine zarar veya fayda verme ihtimali olmayanlara tapar hale gelmesi ‘olduğunu bilir. Bu hal üzere olmanın, düpedüz kişilerin kendini ateşe götürmesi anlamına geldiğinin farkındadır. Bir insanın kendine bu kötülüğü yapmaya hakkı olmadığını dini ona öğretmiştir. Bu müthiş ‘bilinç halini’ dinleyen, isteyen herkese de anlatması gerektiğinin şuurundadır.

162- Rabbinin vahyine uymanın farz olduğunu bilir. Vahyi bilmenin yaşamak anlamına gelmediğinin farkındadır. Bu nedenle her gün mutlaka kitabının yüreğine dokunması için gayret eder. Okuduklarını içine sindirdiğini ise, hayatına yansıtarak ispatlar. Yaşantısının her aşamasında Allah’ın hükmüne saygılıdır. Elinden geleni yaptıktan sonra gerisini Rabbine bırakması gerektiğini bilir. Bilir ki Rabbi hakimlerin, hükmedenlerin en hayırlısıdır. O tartışmacı, asi, toleranssız, panik, kaygılı, takıntılı bir insan olmamak için gayret eder. Bu tür sorunlarla tek başına baş edemediğini fark ettiğinde ise, kendisine veya çevresine eziyete dönüşmeden destek alır.

163- Kuran’ın insanların Allah’tan başkasına ibadet ederlerse, başlarına geleceklerle ilgili uyarmak üzere indiğini bilir. İnsanın insanı kul, köle, bağımlı hale getirdiğinde ki kötü sonuçların farkındadır. Kimseye koşulsuz teslim olmaz. Kimseye haddinden fazla bağlanmaz. ‘Onsuz yaşayamam’ , ‘senin için ölürüm’ ,’ sensiz yaşayamam’ gibi tehlikeli cümleler kurnaz. Böyle yanlış duygu, düşünce yada eylemde bulunan insanları uyarır ve Cennete davet eder.
164- Allah’ın insanların hangisinin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere yarattığını bilir. Bunun için de çevresini eleştirmek değil, örnek alıp kendini geliştirmek için inceler. Her gördüğünden, her duyduğundan, her yaşadığı olaydan hikmet devşirmeyi başarır. Olaylara ‘sorun değil’. ‘soru’, kişilere ‘sorunlu’ değil, kendisini denemek üzere Rabbinin karşısına çıkardığı bir ‘şık ‘ olarak düşünür. Tüm sorulara ve kişilere en doğru tepkiyi verebilecek bir izzeti kuşanır.
165- Sadece dünya hayatının refahını, mutluluğunu ve gücünü isteyene Rabbinin gani gani vereceğini bilir. Bu nedenle, sırf dünya için koşturan bir insan olmaktan korkar. Zengin ve ünlü olmak için mümin olmaktan vazgeçmez. Rabbinin ahirete dünyaya tercih edenleri, mala mülke, şana şöhrete boğacağını bilir, özenmez.

166- Allah’a karşı yalan uyduranların zalim olduğunu bilir. Bu kişilerin Rabbinin huzuruna ‘İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenler!’ denilerek getirileceğini kitabından öğrendiği için, bu hale düşmekten, bu hale düşürmekten, bu hale düşecek olanların şerrinden korkar. Allah’ın lanetinin bu zalimlerin üzerine olacağını bilir. Onları ‘zalim’ diye adlandıranın Allah olduğunun şuurundadır. Çünkü bu kişilerin; insanları Allah”ın yolundan alıkoymak için ne gerekiyorsa yaptıklarına, dini eğri göstermeye çalıştıklarına çok farklı zaman ve zeminlerde şahittir.
167- İnanan ve güzel iş yapanlarının sonunun Cennet olacağını bilmek ona başlıbaşına mutluluk verir. Mutlu olmanın yolunun O’nu şah damarından yakın hissetmek ve hep O’ nu hoşnut edecek doğru, hayırlı, anlamlı, değerli, kaliteli, zamanında, gerektiği şekilde, gerekene yapabileceğinin en iyisini yapmakla mümkün olacağının bilincindedir. ‘Rabbim sen ne diyorsan doğrudur. Peygamberleri bana onların ayak izlerinde emniyetle yürümem için gönderdiğini biliyorum, sana şükran duyuyorum.’ duası ile hedefe kilitlenir.
168- Son deme kadar kafirlerden ümit kesmez. Tıpkı babası Nuh gibi. O hiç bir zaman terkeden, kınayan, suçlayan, yargılayan, aşağılayan, ayıplayan değildir. Hep elini uzatandır, tutulmama ihtimaline rağmen. Fakat tüm gayretlerine rağmen elinin, evinin, sağının ve solunun, kollarının, yüreğinin boş kalabileceğini bilir. Böyle bir durumda ise depresyona girmez. İsyan etmez. Ümitsizliğe düşmez. Allah’a isyan edenlerin ve tehditlerini hafife alanların sonunun facia olacağını kitabı ona öğretmiştir. O sadece nefsini mutmain kılmak ve Rabbine de ‘Anlattım! Söyledim! Uyardım! ‘ diyebilmek için ölüm anına dek samimiyetle çabalar.
Hatice Dilek Öztürk

Sevmek

SEVMEK

Kimi? Nasıl? Ne kadar? Derseniz;

Üzerinde uzun uzun düşünülmeli derim kardeşler!

Önce yaratanı sevmeli insan.

İnsan olma şerefini kuşanmış olmak istiyorsa.

Yaratanını sevmeyen,

Yaratılmışı ne kadar ve nasıl sever ki?

Hem sevgisine ne kadar inanılır ki?

Sahi sevgi ölçülebilir mi ki derseniz,

Evet ölçülür ya kardeşler diyeceğim?

Nasıl ve nerede mi?

Kalple elbette!

Hadi öyle ise sevgi terazimizi bir güzel kuralım kalbimizin ortasına,

Sonra da başlayalım tartmaya.

Komik, hata belki de saçma geldi değil mi?

İyi ama, kimi nasıl ve neye göre tartacağız değil mi?

Sevgi bu, soyut bir kavram!

Nasıl ölçülebilir ki?

Öyle ise biraz kafa yoralım bu işe ne dersiniz kardeşler?

Birinin birini sevdiğini,

Hem de çok sevdiğini,

Nasıl anlarsınız kardeşler?

Çok basit aslında!

Halinden, tavrından, bakışından, duruşundan, sözünden, sesinden,

İlgisinden, iletişiminden, merhametinden, muhabbetinden,

Saygısından, hürmetinden, özeninden, dikkatinden,

Sabrından, koruyup kollamasından, ihtiyaçlarını önemsemesinden,

İnce fikirli davranmasından, kırmayışından, terk etmeyişinden,

Bekletmeyişinden, kükremeyişinden, incitmemeye gösterdiği özenden

Falan filan kardeşler.

Öyle çok şey söylenebilir ki, değil mi?

Gelin size çok şey söylemeden öz şeyler söyleyeyim.

Hayat bu,

Ne yöne akacağı belli değil gibi görünse de,

Emin olun akışı biz belirliyoruz irademizle kardeşler!

İradesini kontrol etmeyi başaranlar,

Çok şey kazanacak ileride.

İlerisini sakın uzak sanmayın.

Emin olun uzak değil.

Ölüm kadar yakın!

Adeta ensemizde.

Öyle ise gelin bir plan yapalım hep birlikte.

Bu günden sonra kendimizi iyi hissettirenleri sevelim öncelikle.

Niye mi?

Sevginin iyileştirici etkisi var da ondan kardeşler.

Bakın bakalım bu güne kadar kim,

Ya da kimler size iyi geldi diye,

Bir teste sokun kendinizi.

Kim size ne kattı?

Kim sizden almadan da verdi?

Kim sizinle hep vardı?

Ya da var olmanız için ne gerekiyorsa yaptı?

Kimin varlığı olmazsa olmazınızdı?

Kimsizken kendinizi yalnız, yaralı, eksik hissettiniz?

Kiminle yeşerdiğinizi,

Yeni umutlara,

Güzelliklere yelken açtığınızı,

Ya da açacağınızı hissettiniz?

Kim size gerçekten yakındı?

Kim tüm ihtiyaçlarını hiç sızlanmadan karşıladı?

Kim sırdaşınız, gönüldaşınız, kalp komşunuz olabildi?

Kim sizi hiçbir zaman veya şartta terk etmedi?

Düşünüp buldunuz mu?

Yoksa daha okurken sıralayıp durdunuz mu isimleri?

Peki cevabınız Allah olabildi mi?

Kardeşler!

Biraz insaflı olup düşünmeniz,

Düşünmekle kalmayıp inanmanız,

İnandığınızı iddia ediyorsanız ispatlamanız gerekmez mi?

Bu nasıl bir sevgi ki,

Sahi sevmeyen sevilmeyi hak eder mi?

Siz Allah’ı sevdiniz mi ki?

Onun sevgisini hissedebildiniz mi ki?

Ona olan sevginizi ne zaman, nerede, nasıl gösterdiniz ki?

Oysa söz konusu insan ise sevdiğimiz,

Her şey ne kadar da netleşiyor değil mi?

Hani çocuk olsa anlar kimin kimi sevdiğini.

Kimin gerçekten sevdiğini,

Kimin ‘mış gibi’ yaptığını.

Kimin sevmeyi bile beceremeyecek kadar taşlaştığını!

Böyle işte kardeşler.

Aslında her şey ne kadar da şeffaf,

Bizler ne kadar da kolay, sanki çocuk kandırır gibi,

Yaşayıp gittiğimizi sanıyorduk bu güne dek!

İyi ama sormazlar mı, ya da söylemezler mi adama?

Artık çocuk değiliz ki?

Ne ben çocuğum, ne de sizler öyle değil mi?

Hadi öyle ise madem ki koca koca insan olduk,

Bu günden sonra önce Rabbimizi,

Sonra da birbirimizi sevelim kardeşler.

Bir şartla yalnız,

Birbirimizi severken de O’nun adına ve O’nun adıyla sevelim kardeşler!

Gerisi masal,

Gerisi hikaye kardeşler.

Gerisi inanın başı hoş bir melodi gibi geliyorsa da kulağa,

Sonunun çığlıkla bitmemesi, hani nerede ise imkansız gibi.

Neden mi?

Çünkü sonuç ekseriyetle trajedi.

Bu güne kadar hangi seven,

Sevdiğini koşulsuz mutlu edebilmiş ki?

Mümkün değil!

Değil mi kardeşler?

Öyle ise sınırsız mutluluğa koşabilecek yarışçılar olmak lazım.

Yarışmak için tutuşanları bulmak lazım.

Aynı anda aynı yöne dönüp, hiç durmaksızın koşmak lazım.

Zaman bu öyle hızlı akıp gidiyor ki?

Sakın ha boş laflara kanmayın!

Dedim ya artık hiç birimiz çocuk değiliz değil mi?

Selam olsun birbirini Allah için sevip,

Sevgileriyle ebede göçmek için tüm samimiyetini ortaya koyanlara.

Arşın gölgesinde gölgelenebilecek kadar kaliteli bir sevgiyi,

Yüreklerinde hissedebilenlere ve hissettirebilenlere.

Amin!

Hatice Dilek Öztürk

“Sarp Yokuş 2” adlı kitabından Alıntıdır.

İnsan Neye Üzülür?

İNSAN NEYE ÜZÜLÜR?

Neye üzülmez ki değil mi?

Üzülmeyi istedikten sonra, üzülecek ne çok şey bulur insan.

Vara yoğa, gelmişe geçmişe, olmuşa olacağa.

Düne, bu güne, yarına,

Ya olmazsa, ya bitmezse, ya gelmezse gibi

İhtimal dahilin de olan şeylere,

İhtimali çok uzak bile olsa, pek çok şeye,

Kalbine doğana, aklına takılana, beyninde şimşek çaktırana,

Duygularına ket vurana,

Sinirlerini yıpratana,

Anlaşılmamaya,

Anlatamamaya,

Anlayamamaya,

Dil yarasına, el yarasına, gönül yarasına,

Emeklerinin zayi oluşuna,

Kadir kıymet bilinmeyişine,

Bile isteye incitilişine,

Yetememeye, gidememeye, dönememeye,

Sevilmemeye, özlenmediğini hissetmeye, işi düşülünce aranmaya,

Fitnenin içine düşmüş olmaya,

Kararsızlıklar içinde boğuşur olmaya,

Olana, bitene, olması gerektiği halde olmayana,

Olmadığı halde ihtiyaç duymaya,

Olmasa da olur diyebilir olmamaya,

Olanla yetinemeyişe,

Olmuş bitmiş deyip bitiremeyişe,

Gülmekle ağlama arası gidip gelişe,

Gülümsetemeyişe,

Gülümseyemeyişe,

Gülümsenmeyişe,

Yükün çokluğuna,

Acının derinliğine,

Sorunun büyüklüğüne,

Emniyetin olmayışına,

Sadakatin kayboluşuna,

Nezaketin can çekişine,

Saygının yerlerde gezişine,

Dürüstlüğün ahmaklık sayılıp,

Sahtekarlığın zekilik sayılışına,

Cimriliğin uyanıklık,

Cömertliğin enayilikle bir tutuluşuna,

Yapmadığının yapmış sayılıp,

Yaptıklarının işe yaramayışına,

Bazen kendine yetmekte zorlanışına,

Bazen unutmadığı halde unutmuşçasına yanlış yapışına,

Bazen yanılamaması gerektiği yerde yanılışına,

Bazen her şeyin sıradanlaşmış olmasına,

Bazen anlamın anlamını kaybettiğine,

Bazen kendini bile tanımakta zorlanışına,

Bazen tanıdığını sandıklarını şok edişine,

Bazen sebepsiz ağlıyorum deyip,

Onlarca sebebi yüreğinde toplayışına,

Yüzlerce küçük sayılan hatayı tekrarlayışına,

Binlerce kez kendine verdiği sözlerde durmayışına,

Yüz binlerce ümitle bekleyişin zorluğuna,

Sınırsız yetkisi, gücü, kudreti olan Rabbine rağmen,

Üzülüyor olmasına üzülür insan!

Hem zaten üzülmeli de aslında değil mi?

Pişmanlık kişiyi Allah’a yaklaştırıyorsa,

Mükemmel arındırıcı bir duygudur.

Üzülmelidir insan, üzmemeyi öğrenmek için.

Üzülmelidir insan, düştüğü çukura bir daha düşmemek için.

Üzülmelidir insan, üzülenlerle empatik ilişkiler kurabilmek için.

Üzülmelidir insan, farkındalığını arttırmak için.

Üzülmelidir insan, sırf üzdüklerini üzdüğü için.

Üzülmelidir insan, sevgiye kıymet vermediği için.

Üzülmelidir insan, kusurlarıyla yüzleşmekten kaçtığı için.

Üzülmelidir insan, bencilleştiği için.

Üzülmelidir insan, üzdüklerinin hakkına girdiği için.

Üzülmelidir insan, ödülü hak edecek bir hayatı kuşanmadığı için.

Üzülmelidir insan, Cennetlik olduğu kesinmiş gibi yaşadığı için.

Üzülmelidir insan, Cehennemden yeteri kadar korkmadığı için.

Üzülmelidir insan, peygamberi evladından iyi tanımadığı için.

Üzülmelidir insan, kitabını gereği gibi okumadığı için.

Üzülmelidir insan, bu güne kadar çok boş vakit geçirdiği için.

Üzülmelidir insan, mükemmel bir bedeni getirdiği hal için.

Üzülmelidir insan, yüreğine rağmen kendi kalesine gol attığı için.

Üzülmelidir insan, yüreğin sahibini yüreğine sığdıramadığı için.

Ve üzülmemelidir insan, dünyanın geçici olduğunu bildiği için.

Ve üzülmemelidir insan, Rabbinin gazabını geçen affı olduğu için.

Ve üzülmemelidir insan, Allah’ın affına güvenmekle kalmayıp,

‘Benim namazım, ibadetlerim,

Hayatım ve ölümüm Allah içindir!’ der ve buna uygun yaşarsa,

Cennette üzüntüyü bizden gidereceği müjdesini Rabbinden,

Daha bu dünya da aldığı için.

 

Üzülmemelidir insan!

Üzülmekte dozu çok iyi bilmeli,

Gözyaşlarını teraziye koydurtacak şeylere üzülüp,

Üzülmesini bile rahmete çevirebilmelidir.

Haydi öyle ise kardeşler,

Üzülmeyeceğimiz bir dünyayı kurmak benim gayretim!

Allah için bana yardımcı olmak isteyenleri,

Bu kutlu yola davet ediyorum.

Varım diyenlerin sayısını arttır,

Bize yardımcılar gönder,

Bizi katından bir güçle destekle,

Güldüren ve ağlatan sensin Rabbim! diyerek,

Güldüğümüz anların şükrünü,

Ağladığımız anların hüznünü,

Amel defterimizin sağına kaydettirebilecek,

Şirksiz bir imanla yaşamayı,

Bizden hüznü gidereceğin anı,

Sabırla beklemeyi bize öğret!

Ya Sabur! Ya Fettah! Ya Selam!

Amin!

Hatice Dilek Öztürk

“Sarp Yokuş 2”  Adlı kitabından Alıntıdır

Has Kullar

Has Kullar

100- Rabbinden başkasını Rab edinmez. Eğitimini, öğretimini, yolunu, yöntemini, seçimini, duruşunu, zevklerini, alışkanlıklarını, eğlence yöntemlerini, giyinişini, değerlerini, gününü, geleceğini, kariyerini, eşine ve evladına dair planlarını, insan ilişkilerini, gönül ilişkilerini, dostunu, düşmanını, işini, aşını, evini Rabbinin kitabındaki öğretilerine göre düzenler. Hedefi her zaman kitabını yaşamak, kitapla yaşamak, kitabına davet edip, yüreğinde tattığı manevi hazları, başkaları da tatsın için uğraşmaktır.

 

101- Rahman’dan başkasına ya da başkalarına, Rabbi gibi taparcasına seven, peşinden koşan, hayranlık duyan, koşulsuz teslim olan, kanan, inanan, menfaat umanların, gün gelip;
– Cezalandırılacağını
– Terkedileceğini
– Kullanılacağını
– Canına kastedeceğini veya kastedileceğini
– Sömürüleceğini
– Harcanacağını
– Faili meçhule gidebileceğini
– Kınanacağını
– İtibar ve şerefini kaybedeceğini
– Eşinden, işinden, yerinden, yurdundan edilebileceğini
– İşkence görebileceğini
ve bütün bunların sonunda Rabbine sırt çevirip, batıla dost olmaya çalıştığı için, Ahiretini de kaybedeceğini bilir. Oysa tüm bunları ( yukarı da madde madde sayılan zulümleri ) Rabbini dost edindiği ve Rabbim Allah’tır dediği için yaşayacak ya da yaşatılacak olursa; Alemlerin Rabbinin Onu hesapsız rızıklandıracağının farkındadır. Bu da onu inanılmaz umutlu ve güçlü kılar.
102- Anne ve babasına iyi davranır. Biri ya da ikisi onun yanında yaşlanırlarsa, onlara ‘of’ bile demez. Onları azarlamaz, aşağılamaz, ezmez, üzmez. Daima tatlı dille konuşur. Gönüllerini alır. Şefkatli ve saygılı davranır. Onlara dua eder.

 

103- Allah’ın kalplerin özünü çok iyi bildiğini bilir. Eğer kişi gerçekten iyi olmaya gayret ediyorsa. Rabbinin onun geçmişte yaptıklarını bağışlayacağını bilir. Bu nedenle dedikodu yapmaz. Kimsenin geçmişini, gizlisini, ayıbını araştırmaz. Kendisi de yaptığı hatalar yüzünden Rabbinden uzaklaşmaz. Kendisini, mükemmel, çok iyi, çok övülen biri olmadığı için günah batağına atmaz. Aksine arınmanın içerde başlayabilmesi için tevbe ve secdelerini arttırır. Zamanla İslam’ın ona izzet kazandırdığını göreceği ana dek, hayırlı işler yapmaya devam eder.
104- Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını verir. Fakat yarın bir gün kendini zor duruma sokacak kadar değil. Gereksizden gerekliyi çok iyi ayırt edebilir. Bu kişilere Allah ‘ver’ dediği için verir. Mecbur bırakıldığı, mahcup olduğu, cemaat, grup yahut birileri istediği, emrettiği, otomatiğe bağladığı için değil.
105- Rahman’ın katında ‘Şeytanın dostu’ olarak anılmamak için;
– Zamanını
– Sağlığını
– Malını
– Duygularını
– Değerlerini
– Dostlarıyla olan kaliteli ilişkisini
– İlmini
– Yeteneklerini
– Gücünü
– Kapasitesini
– Konumunu
– Yetkisini
– Yaşını
– İmkanlarını
– Fırsatlarını
– İş imkanını
– Çalışanlarının hakkını
– Aile ve akrabalarının haklarını
– Kamunun malını ( Halkın)
israf etmez

 

106-Kendisinden bir şey istendiğinde veremiyorsa yahut yapamayacaksa, kaba ve kırıcı olmayan bir dille, gerekli açıklamayı yapar. Gönül alıcı konuşur. Ne cimridir ne de müsrif. Her ikisinin de dengesizlik olduğunu bilir. Kınanacak hale düşmemeye çalışır. Yanılır, unutur, hızlı karar aldığı için, nefsinin yahut şeytanın tuzaklarına düşerse, hatasında ısrar etmeyip, tevbe eder ve davranışlarını gözden geçirir. Doğruyu dosdoğru yaşamak için, Rahman’ın ipine sımsıkı sarılır. Rabbinin dilediğini bol, dilediğini az vermekle sınadığını hiç bir zaman unutmaz. Rızık konusunda elinden geleni yapmakla kalmayıp, tembellik, gaflet, ihmal, savurganlık, cesaretsizlik, ehliyetsizlik gibi hatalar yapmadığı gibi yapılmasına da izin vermediği için içi rahattır.
107-Fakirlik korkusu ile çocuklarını öldürmez. Özellikle kız çocuklarının ve tabi erkek çocukların zulüm görmesine, bulunduğu hiç bir ortamda izin vermez. Bunun farklı şekillerinin olduğunu bilir şöyle ki:
1- Bebeğin anne karnından kürtajla alınması
2- Kadın ve erkeğin kasten kısırlaştırılması( Sağlık yönünden hiç bir tehlike söz konusu olmadığı halde)
3- Hamileliği bitirip, düşüğe sebep olacak yöntemler kullanılması
4- Hamileliği engelleyen yöntemler kullanılması ( Erkeğin tedbir alması gibi meşru olanların dışında)
5- Anne baba olma sorumluluğundan kaçarak hiç evlat istememe
6- Mekke müşriklerini aratmayacak şekillerde ve yöntemlerle, doğumdan sonra bebeği bir şekilde öldürme yahut ölüme terk etme
7- Kız çocuklarını yok sayma veya sayarcasına muamelede bulunma, bulunanlara destek verme
8-Kız ya da erkek çocuklarını: ‘Para kazanda nerde, nasıl, kimlerle olursa olsun!’ diyerek
haram iş alanlarında, meslek dallarında çalışmaya zorlama veya çalışmak zorunda bırakılma. Böylece de onların kendi elleriyle manen ölümlerine sebep olma.
Yukarıda sayılan tüm bu fillerden uzak durur ve bu fiillerin faillerini de Kıyamet Gününün dehşeti ile uyarır. Bilir ki Allah o gün, kimin hangi suçtan öldürüldüğünün tek tek hesabını soracaktır. Çünkü çocuklarını öldürmek Allah katında büyük günahtır.
108- Zinanın her türünden uzak durur. Bataklık bilenler iyi bilir ki, bataklığın etrafı da kendisi kadar tehlikelidir. Bu nedenle hiç bir göze, gözünü parlatarak bakmaz. Hiçbir gönlü avlamaya çalışmaz. Hiçbir yüreği yakmaz. Yürüyüşü, bakışı, oturuşu, kalkışı, konuşması, kullandığı kelimeler, Allah’ın duyup gördüğünü bilen insan olduğunu gösterir kalitededir. Gizli ya da açıkta aynı kimlik ve kişiliği sergiler. Sanal ya da gerçek ayrımı yapılmadan her anının kayıtta olduğunun şuurundadır. Evlenmeyi düşündüğü kişiye bunu yolu yöntemi ile iletir. Evlilik öncesi her türlü yakınlaşmadan uzak durur. Hem kendi hem de eş adayının izzet ve şerefini korur. Müminin mümine helal olması için nikâhın şart olduğunu bilir. Allah’ın hükümlerini oyun ve eğlence konusu edinmez. Nikâhın ve eşin hakkı neyse hakkıyla verir. Bu konuda keyfi davranışlardan uzak durur.

 

109- Haksız yere kimseyi öldürmez. Kuran hukukunu çok iyi bilir. Yahut bir bilene sorar. Hakkın ne olduğunu Hak dışında kimsenin bilemeyeceğini bilecek kadar akıllıdır. Her gördüğü sakallıyı dedesi, her gördüğü cübbeliyi âlim, her gördüğü insan suretliyi insan saymadan önce test eder. Kuran dede, alim, insan diyorsa o zaman; dedeye dede, alime alim, insana insanca muamele eder. Kimseye haksızlık etmediği gibi kimsenin hakkını yemesine de izin vermez.
110- Ergenliğe ermemiş yetimlerin sorumluluğunu almayı kabul edip, velisi olduysa, onların haklarını ergen oldukları ana kadar korur. Miraslarına, paralarına, canlarına ve psikolojilerine zarar verecek hiç bir eylem ya da söylemde bulunmaz. Eğer onların paralarına ihtiyaç duyarsa, bunu sadece onların ihtiyacı için kullanır. Sadece yetim değil hiçbir zayıfın hakkını gasp etmez.
111- Ölçtüğünde tam ölçer. Tarttığın da tam tartar. Kendisine yapılmasını istemediği hiç bir şeyi, hiç kimseye yapmaz. Torpil yapmaz Torpil beklemez. Taraf tutmaz. Kılı kırk yararak hak ve hukuku korur. Kimseyi oyalamaz. Kimseyi geçiştirmez. Kimseye özerk davranmaz. Kimsenin hakkını yemez. Kimseye de hakkını yedirmez. Ne kaybeder, ne kaybettirir. Doğru bilgi, doğru yöntem, doğru sistem, doğru plan, doğru alet, doğru kişi, doğru yer ve doğru zaman ile doğruların gün yüzüne çıkacağını bildiğinden, asla hainlik yapmaz. Yapılmasına ortak olmaz. Göz yumarak veya susarak kötülüğe sessiz kalmaz.

 

112- Bilmediği şeyin ardına düşmez. Bu ister bir şahıs, ister bir kurum, ister bir iş, ister bir söz, ister bir onay, ister bir bilgi olsun, daima dikkatle doğruluğunu, kesinliğini, eminliğini, geçerliliğini, hukuksallığını, dürüstlüğünü, gerekliliğini, bağlayıcılığını sorgulamadan prim vermez. Kısaca ahmak değildir külyutmaz. Zalim değildir kül yutturmaz. Berduş değildir sorumluluk aldıysa hakkını verir. Gamsız değildir kimseye gam olacak işlere bulaşmaz. Bilir ki gözünü, kulağını, kalbini ortak ettiği her iş ve oluşumdan mahşerde sorumlu tutulacaktır.
113- Yeryüzünde kibirle yürümez. ‘ Ben geliyorum, ben geldim, gelirsem yakarım!’ tarzı seviyesizlikler onun tarzı yahut tavrı olamaz. Yeri yaramıyacağını bildiği gibi, boyca dağlara da ulaşamayacağının farkındadır. Var olan güzel hasletlerini güzellikler devşirmekte kullanmazsa, aslında kendine yazık etmiş olacağının bilincindedir.
114- Hayatında; karar verme, itaat etme, korkma, sayma, isteme, yalvarıp yakarma, medet umma gibi konularda Rabbi dışında kimseyi takmaz. Kimseden emir almaz. Kimseye boyun eğmez. Yalnız Rabbine davet edene itaat eder. Kimseye yaranmaya çalışmaz. Kimseden Rabbi kadar korkmaz. Kimseyi Rabbi kadar sevmez. Kısaca kimsenin onda ki yeri, hatrı, hakkı, Rabbi kadar olamaz. Eğer bu hataları yaparsa kınanmış ve huzurdan kovulmuşlarla Cehenneme gireceğini bilir.

 

115-Yeniden dirilmeye yani ahirete inanmayanların alaylarını ciddiye almaz. Yaratılışa inanıp, dirilişe inanmayışlarındaki tutarsızlığı görür. Bu gibilerin doğru diye savunduklarını, Kuran süzgecinden geçirip değerlendirmeden uygulamaya kalkmaz. Kimin neye, ne kadar değer verdiğini bilir. İnsanları değerleri ile değerlendirecek kadar akıllıdır. Değersiz şeyleri yücelten insanlara, yüreğinde değer vermez.
116-Şeytanın insanların arasını bozmak için, birbirlerine kötü kelimeler kullanmaya teşvik ettiğini bilir. Öfkeli, gergin, depresif, kaygılı, üzgün, yorgun, bıkkın, hasta olduğu anlarda dilini tutar. O anlar geçene dek sabreder. Pişman olacağı, özür dilemesini gerektirecek, kendisine söylenmesine tahammül edemeyeceği şeyleri kimseye söylemez. Rabbine olan saygı ve hürmetinden, her an insanca ve kulca davranmak için gayret eder.
117-Kimsenin vekili olmadığını bilir. Kimseye yaptırım uygulamaya çalışmaz. Kimseyi kontrol etmeye çalışmaz. Kimseye hadsiz müdahale etmez. Kimseyi incitmek için konuşmaz. Kimseyle tartışmaz. Kimseye din adına baskı yapmaz. Kimseyi nefsine köle yapmaya çalışmaz. Kimsenin nefsinin de kölesi olmaz.

 

118-Allah’tan başkasına dua etmez. Çünkü Allah’tan başka hiçkimse hiçbir sıkıntıyı gideremez, hiçbir şerri hayra dönüştüremez. İnsanların haddi aşıp yalvardıklarının da, Allah’a yaklaşmaya vesileler aradığını bilir. O putlaştırılanlar da Allah’ın rahmetini umup, gazabından korkan kimselerdir. Zaten Rabbinin azabının korkunç olacağını kitabı sayesinde bildiğinden, asla hafife almaz. Dua ederken bile şirke düşülebildiğinin farkında olduğundan dikkatlidir. Allah’tan gayrısına bizi kurtar, bize yetiş, bizi bağışla, gibi tehlikeli cümleler kurmaz.
119-Tüm namazlarını farz, sünnet ve vacibleriyle kılar. Vaktine titizlikle dikkat eder. İşten, düğünden, alışverişten, gezmeden, okuldan eve dönünce presleyerek değil, vakti içinde kılar. Her namaz da Rabbini haşyetle anar. Rabbinin her emrinde bir hikmet olduğunu bilir ve namazın kendisine; hayır, huzur, sağlık, irade, ihlas, izzet, istikrar, edep, hafıza, şeref, bereket, vakar, nur, güven, saygı, sukunet, zihinsel boşalma, kalbi ferahlık, canlılık, planlı yaşayabilme gibi promosyonlar yanın da eğer hakkını verirse Cennet kazandıracağını da adı gibi bilir.
120- Özellikle sabah namazına şahitlik yapan özel melekler olduğunu bildiğinden, her günkü yoklama da adını yazdırmayı başarır. Bunun için gece vakitli yatar. Daha yatmadan sabah namazı için bilinçaltına ‘Niyetim bu sabah namaza kalkmak.’ notunu iliştirtir. Güneşten önce işbaşı yaptığında ise, günün nasıl güzel geçtiğine zaten defaatle şahittir.

 

121-Gecenin bir kısmında ibadet ederek, Peygamberimize komşu olmayı hedefler. Çünkü gece dinginlik, emniyet, sukunet, derinlik, feyz kazandırır kişiye. Herkesin uyuduğu anda uyanık kalıp ahiret azığı toplamak er, ehil, saf, samimi, şerefli kişinin işi olduğunu bilir. Allah’ın Peygamberine övdüğü o özel ve güzel makamlara, ancak gece yola çıkanların erebileceğinin fevkindedir. Bu anlarda tertemiz yüreği, tertemiz bedeni, tertemiz seccadesi ile Rabbine yaklaşmaya çalışır.
122- Her insanın mizacının ve meşrebinin farklı olduğunun farkındadır. Kullarını en iyi bilenin Allah olduğu şuuru ile, kimseyi hak yolda olmasına rağmen kendi zanlarıyla yargılamaya, eleştirmeye, kendisini ilgilendirmeyen konularda hafife alıp, küçümsemeye kalkmaz. Kimin neyi, neden, nasıl, hangi zorluklarla yaptığını bir tek Rahman’ın bilebileceğini bildiğinden, onu bunu eleştiri yağmuruna tutmaz. Kişilik, soy, kültür, gelenek farklarına haram helal hudutlarını aşmadığı sürece yorum bile yapmaz. Anlayışlı, hoşgörülü, sevecen, insancıldır.
123-Bilmediği konularda haddini bilir ve susar. Ne biliyor gibi yapar, ne bilmediği halde atar tutar. Bildiğini bilir. Bilmediğini de bilir. Bildiği ile yetinir. Lüzumsuz sorular sorarak kafa karıştırmadığı gibi kendi kafasını da bulandırmaz. Bilir ki Rabbinin dini öğretişinde bir eksik yoktur. Kuran anlattı ise bilir, es geçti ise Rabbinin es geçmesinin rahmet olduğunu, üzerinde çok durdu ise önem arzettiğini bilir. İnsanoğluna az bilgi verilen konulardan birinin de ‘Ruh’ olduğunu bildiğinden bu konuda;
– Bilimsellik adına şarlatanlık yapanlara
– Ruhu gezdirdiğini, gezdireceğini vs gibi konularda ahkam kesenlere
– Ruh çağırıyorum diye yapıla gelen sapkınlıklara
– Ruhlardan haber almaktan bahsedenlerin gayp haberlerine inanmaz. Bunlar Rahman’ın ifadesi ile ‘akıl sır ermez işler’ der bırakır. Kuran’da verilen kadarıyla yetinmeyi bilir.

 

124- İnsanların doğru yolu yalanlamak için ‘Allah neden elçi olarak bir insan seçti? Melek olması gerekmez miydi?’gibi mantık dışı bahaneler üreteceklerini bilir. Bu inanmayanların inanmayışlarına sundukları tutarsız görüşlerin biri olduğunun farkındadır. Bu tür isyan ve inkar cümleleri kuranlardan uzaklaşır. Nitekim Kuran onlara ‘sizler insan olduğunuz için, size insan bir elçi gönderdik’ diye cevap verdiği halde, bu insanların derdinin üzüm yemek olmadığını anlayacak kadar zeki ve ileri görüşlüdür.
125- Rabbini güzel isimleri ile anacak şekilde, tüm isimlerini anlamları ile bilir. Her isminde ki hikmetleri düşünerek, Rabbine o isimlerle yakarır. Onu anmakla dirileceğini, durulacağını, korunacağını, arınacağını, izzetli olacağını, başından tırnağına kadar iliklerine işleyen bir haşyete bürüneceğini bildiğinden, iç beninde daima O’nunla olmaya gayret eder.
126- Rabbine eş ve evlat yakıştırmaya kalkmaz. O’nun hükümranlıkta ortağı olmadığının şuurundadır. Rabbinin kimsenin yardımına ihtiyacı olmadığını, hiçbir konuda güçsüz ya da düşkün duruma düşmeyeceğini bilir. Rabbini her konu da, her yerde, herkese karşı yüceltir. Rabbi hakkında haddi aşanları gereği gibi uyarır.Tüm dünya görüşlerinde ki eksik yahut yanlışların farkındadır.

 

127- Rahman’a kavuşmayı ummayan, dünya hayatının lezzetleri, zevkleri, ihtirasları, muratları, hedefleri ile huzur bulan ve ayetlerden gafil olanların ki gafletlerinin sebebi;
– İnkar
– İhmal
– İsyan
– Sorgulama
– Kibir
– ‘Okusam da anlayamam!’ yanılgısı
– ‘Okusan da anlaman mümkün değil!’diyenlerin saplantılarına inanma
– ‘Okumayın, âlim misiniz ki anlayasınız?’ diyen eleştirmenleri çok ciddiye alanlar
– ‘Okursam sorumlu olurum en iyisi bilmemek’ sananlar
– Yarım yamalak okuyarak tümünü anladığını sananlar.
– Şirk koşan bir kalple okunduğunda, kitabın anlaşılmayacağından habersiz olanlar, gibi sebepler elbette.
Lakin bu gibi kişilerin işledikleri günahların bedelinin Cehennem olduğunun da şuurunda olmadıklarını yahut aldırmadıklarını bilir ve bunlar için gönlünü de bedenini de yormaz.
128-Oysa iman edip, imanını güzel amellerle süsleyen, sabitleyen, katmerleyenlerden olduğunda, kendisine vadedilen nimetlerle dolu Cennetlere, her gün bir adım daha yaklaştığını hisseder. Mutlu, umutlu, dingin, coşkulu, gayretli bir kul olmakta süper bir performans göstererek, gerçek dostlarını ve kardeşlerini sevindirirken, düşmanlarını kahreder.
129- Allah’ın kendisine kavuşmak istemeyenleri, kendi azgınlıkları içinde bocalar halde bıraktığını bilir. Bu yüzden de Rabbini sevmeyen, Rabbine meydan okuyan, Rabbini yok sayanları, o da yok sayar. Azanların azma sebebinin arka planını bilmek, ona kararlı, kişilikli, bilinçli adımlar artırır.

 

130- İnsanların genelinin Rabbini ancak başı derde girince hatırlayıp andığını, öyle ki böyle zamanlarda ayaktayken, otururken, yatarken Allah’a ısrarlı bir şekilde yalvarıp yakardığına şahit olur. Fakat sıkıntı, korku, acı geçtiğinde sanki Rabbine hiç yakarmamış, O’na ihtiyacı yokmuş gibi davrandığını fark ettiğinde üzülür. Bu tür insanları görmek, onu aynı hatayı yapmaktan alıkoyar. Dua onun her an yaptığı bir eylemdir. Sadece başı sıkıştığında dua etmeye kalkmaz.
131- İnsanların bir kısmının da kendilerine Kuran ile doğrular hatırlatıldığında: ‘Bu anlattıklarını beğenmedim değiştir yahut benim mantığıma yatan şeyler sun bana!’ diyecek kadar haddi aşabileceklerini, pervasızlıklarını, nezaketsizliklerini, saygısızlıklarını, umursamazlıklarını fark eder ve Âlemlerin Rabbine meydan okuyan bu insanlardan uzaklaşır. Aynı insanların söz konusu din yahut dini değerler olmadığında ise, herkese ve her görüşe ne kadar kibar, yumuşak, ölçülü, duyarlı, hassas olabildiğini görünce de, bu yaman çelişkinin temelinde hakka olan isyanlarını ve haklıya olan tepkilerini fark ettiği için, kişilerin düşünce yapılarını çok net analiz eder. Yapmacık ya da küstah insanları çok iyi tanır ve ona uygun muamele eder. Bu tür insanlara :’Ben bana vahyedilene uyarım. Hükümleri kafama göre değiştirmem mümkün değil. Ben Rabbime isyan etmeyeceğim gibi, Rabbimi gazaplandırmaktan da korkarım. O benim Yaratanım elbette her şeyi benden iyi bilir.’ der. İnandığı Rabbine çok daha sıkı bağlanır.
132- Allah dilemedikçe kimsenin doğruyu işitemeyeceğini, kimseyi uyaramayacağını bilir. Olanı, olacak olanı, olması gerekeni, oldurabileceğin yalnız Rabbi olduğunu bilir. Ona yürekten teslim olduğunda ve dayandığında olmayana, olamayana, oldurulmayana, olduramayana sükunet ve anlayış göstermeyi başarabilir. Olabilen, yani helal olan her konuda esnektir.

133- Yalanlarını Allah’ a yakıştıranlara, O’nun ayetlerini yalan sayanlara, kendilerine zarar veya fayda vermesi mümkün olmayanlara kul olanlara, şirk koşmakla kalmayıp, şirk koştuklarını kendilerine şefaatçi ilan edenlere, ‘Siz Allah’a bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ der. Bu gibilerin zalim olduğunu bilir. Onlardan ne derman, ne ferman, ne aman, ne adalet, ne insaf beklemez. Rabbine bile iftira atabilen, Rabbine bile ihanet edebilen, Rabbinin emirlerini bile hafife alan, Rabbine bile denkler yakıştıran, Rabbinden gayrısının yardımına sığınanların eline de diline de güvenmez.
134- İnanmayanların mucizeler beklediğini, bunun gerçek nedeninin ise inanmayışları olduğunu bilir. Bu nedenle de kimseye İslam’ın, Kuran’ın tartışmasız doğru, mükemmel olduğunu ispatlamaya çalışmaz. Gaybı bilenin Allah olduğunu ve herkesin sonunu yalnız onun bildiğini ve bilebileceğini söyler bırakır. Çünkü onun, Rabbinin yüceliğini kabul etmek ve onun ayetlerini hayatına geçirmek için, ispata ihtiyacı yoktur. İnsan ilişkilerinde bile bir şeylerin ispatlanmasını istemek, şüphe kaynaklı olduğundan hoş karşılanmazken, Rabbinin onca apaçık ayetlerini görmezden gelenleri o da duymazdan
gelir.
135- Çoğu insanın sıkıntıları bitip Allah rahmeti tattırdığında, ayetler hakkında ileri geri konuşmaya başladıklarına ve adeta dini etkisiz kılmak için tuzaklar kurduklarına şahit olur. Fakat bu durum ona olsa olsa kimin ne kadar ikiyüzlü, karaktersiz, nankör olduğunu ispatlamaktan öte bir anlam ifade etmez. Bilir ki Rabbi onlardan çok daha hızlı ve mükemmel tuzak kurar. Onların tuzaklarını ise zaten çok iyi bildiği için, her istediği an boşa çıkarabilir, rağmen bir hikmet üzere beklemektedir. Bu nedenle, o sadece havanın kasvetli, sisli, fırtınalı, olduğu anlarla, güneşin pırıl pırıl parlayıp neşe saçtığı anlar da, kimin neye nasıl tepki verdiğini, çok iyi gözlemleyerek tanıştığını ve tanıdığını düşündüğü insanları, derinlemesine tanır.
Hatice Dilek Öztürk

Has Kullar

Has Kullar;

73-Kötülerin tuzak kurduklarını ve kuracaklarını bildiğinden, kötüyü tek tek tarif eden Rabbinden Rahmani bir eğitim alarak, hiçbir kötüye güvenmemesi gerektiğini bilir. Tuzaklar onu kaygılandırıp korkutmaz. Çünkü tüm tuzakları boşa çıkaracak ilim, kudret ve güç sahibi olarak Rabbine dayanır ve güvenir. Fakat sünnettullah gereği kendine düşen kısmı için tuzak kuranların tüm tuzaklarını deşifre edecek bir ilme, ferasete, ehliyete sahip olmak için boş durmaz. Elinden geleni sonuna kadar yaptığında, yerin ve göğün ordularının Allah’ın emriyle, tüm Mücahid ve Mücahidelerin yardımına yetişeceğini bilir. Meselenin Allah’ın ordusunun bir neferi olmaktan geçtiğini bildiğinden, imanını sürekli dipdiri tutar.

74-Ahirette hiçbir günahkârın bir başkasının günah yükünü çekmeyeceğini, kimsenin bir başkasının yaptıklarından sorumlu tutulmayacağını, kimsenin kimseyi azaptan kurtaramayacağını, şefaatin tümünün Allah’ın takdirinde olduğunu, Allah’ın razı olduğu kişilerin, razı olduklarına şeffat edebileceğini bilir. Bu bilinç ona hiç bir haramı hafife aldırmaz. Hiç kimsenin hak, hatır vs gibi bahanelerle kendisini gütmesine, sindirmesine, kontrol edip kimliksiz ve kişiliksiz hale getirmesine izin vermez.

75-Uyarıların ancak Rablerinden korkanlar ve namaz kılanlara tesir edeceğini bilir. Çünkü arınmak isteyenin öğüt alıp düşüneceğinin, diğerlerininse uyarılara aldırmayacağının farkındadır. Bu nedenle kendisine her öğüt verildiğinde Rabbine rağbeti artar. Hiçbir zaman kendi aklı ile övünmez. Akıllıların aklından faydalanır. Kuran’nın ise akıllar üstü bir kaynak olduğunu şuuruyla, Rahmani uyarılar karşısında ağlayarak secdeye kapanır.

76-Görevinin sadece uyarmak olduğunu bilir. Ne uyarmaktan korkar, çekinir, utanır ne de uyardığına bekçi veya zorba gibi olup usanç hissettirir. Yeryüzünde hiçkimsenin uyarılmadan ölmeyeceğini bilir. Bu nedenle de UYARILMADIĞINI iddia edenlerin;

– Aslında uyarılara kulak asmadığını
– Uyaranları beğenmeyip hakir gördüğünü
– Uyarıldığı konuları hafife aldığını
– Uyarılmaktan rahatsız olduğunu
– Uyarıldığı konuların işine gelmediğini
– Uyarıldığı hükümleri yok saydığını ve şüphe ile yaklaştığını
– Uyarıldığı konulardan hoşlanmadığını
– Uyarıya ihtiyacım yok deyip kibirlendiğini bilir.
77- Kişinin ilmi arttıkça Rabbine olan saygısının, haşyetinin, rağbetinin artacağını bilir. Bu nedenle ilim ehli olupta;

– Mütevazi olmayan
– Dünya malı ve makamı karşılığı, Allah’ın dininin hükümlerini gizleyen yahut yok sayan
– Allah’ı kürsü, ders, sohbet, toplantı dışında, özel hayatında yok sayarcasına yaşayan
– Kendi dışında kimsenin görüşlerini beğenmeyip diğer ilim sahiplerini sivri dili ile eleştiren
– Allah ve Rasulünü dost edinmeyenleri dost edinen
– Dine savaş açanlarla can ciğer ahbap olan
– Halkın anlayacağı dil yerine, bile bile anlaşılmaz ağır bir dil kullanan
– Sert, kaba ve katı yürekli olan
kişilerin ilmine ehemmiyet vermez.
Bu gibilerin, Allah’ın dinine ve müminlere zarar vermek üzere özel gayret ettiğini yahut ettirilmek üzere yetiştirildiğini bilir. Oyuna GELMEZ!

78-Dünya hayatının sonunda;
– Allah’ın kitabını gereği gibi okuyup yaşamaya çalışanların
-Namazı gereği gibi, vakitlerine dikkat ederek devamlı kılanların
– Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan gizli ve açık sarfedenlerin
KAZANÇLI çıkacağını bilir.

79-Kendisine kitap verilenlerin Allah tarafından seçildiğini bilir. Aslında sadece Peygamberlerini değil, kendisini dileyen herkesi Rahman’ın seçtiğini ve dünya da bir ödül olarak İMAN ikram ettiğini, lütfettiğini, ihsan ettiğini bilir. İMAN onun için öyle değerlidir ki hiçbir şey, hiçbir kişi, hiçbir arzu, onunla Rabbi arasına giremez. Ölene dek yüreğinde sakladığı ve hiç kaybetmemeye ahdettiği bir HAZİNEDİR.

80-İnsanların;
– Bir kısmının kendisine zulmettiğini ( Rabbine meydan okurcasına yaşayarak her iki dünyasını da mahvettiğini )
– Kiminin ortada olup dengeli, tutarlı, vasat, iyi davranışlar sergilediğini
– Kimininse hayırarda öne geçmek için YARIŞTIĞINI bilir.
İşte bu son gruptan olup Allah katında ‘FAZİLETLİ’ rütbesine ermek için, madden ve manen ne gerekiyorsa yapar.

81-İnkar ehlinin Cehennemlik olduğunu bilir. Küfürde ileri gidip haddi aşanların akıbetlerini bildiğinden onları taklit etmez, onaylamaz, yaptıklarını beğenmez. Bu kişilerin dünya da yaptıkları küstahlıkları unutup: ‘ Rabbimiz bizi dünyaya geri gönder. Yaptığımız kötülüklerin yerine iyi işler yapalım.’diye yalvaracaklarını, Rahman’ın ise: ‘ Size düşünüp ibret alacak bir zaman verdik ve size uyarıcılar da gelmişti. Artık buradan kurtuluş yok. Tadın yok sandığınız azabı. Artık sizi kimse kurtaramaz!’ diyeceğini bilir.

82-Asıl yurdun ahiret yurdu olduğunu bilir. Oraya dek durmaksızın Rabbine yaraşır bir kul olmak için çalışması ve pes etmemesinin gerektiğinin farkındadır. Çünkü dünyada yorulmadan ve bıkkınlık hissetmeden, yorgunluk ve bıkkınlık hissedilmeyecek diyarın hak edilmeyeceğinin bilincindedir. Tüm bunlar onun
iradesini çelikler. Bir an olsun yapacaklarından yahut yapması gerekenlerden YORULDUM veya BIKTIM bahanesi ile vazgeçmez.

83-Kim kendini ne kadar yüce, temiz, özel, güçlü, masum, mükemmel, günahsız, kusursuz gösterneye çalışırsa çalışsın, kimler birilerinde, bahsedilen bu özel nitelikler olduğunu iddia ederse etsin, bunların Kuran tarafından yalanlandığını bilir. Aksine Kuran’da Rabbinin ‘ İnsanları yaptıkları yüzünden helak etmeye kalksaydık, yeryüzünde hiç bir CANLI bırakmazdık!’ şeklinde biz kullarını uyardığını asla unutmaz.

84-Bize düşenin kitaba sımsıkı sarılmak olduğunu bilir. Daha çocuklukta; olgun, yumuşak, temiz davranış sergileyen, Allah’ın emirlerine saygılı, anne babasına iyi davranan, isyankar olmayan, zorbalık yapmayan ( istediğini zorla yaptırmaya çalışmayan ) çocukların FITRATINI KORUMAK için dikkatli olunması gerektiğinin bilinci ile hassas davranır. Her çocuğun fıtratının böyle olamayacağının bilinciyle de, evladına bu güzel nitelikleri kazandırabilmek için, önce kendisi bu güzel özellikleri kuşanmaya çalışır. İnsan beynine ait ‘ayna nöronları’ sayesinde doğru ve güzel davranışların rol model alınacağını bilir. Rağmen başarılı olamıyorsa, bunun hayat sınavındaki zor sorularından biri olduğunu anlayıp, isyana düşmeden ömrü elverdiğince uyarmakla yetinir. Sonuçta kimsenin kimseyi evladı bile olsa, ‘Nuh’un gemisine’ zorla ya da yalvararak bindiremiyeceğini bilir. Haddini aşmaktan Allah’a sığınır.

85-Gerçek ilahını kaybedince ortaya çıkan boşluğu görmeyen, duymayan ve hiçbir fayda sağlamayan şeylere tapmakla dolduranları görür görmez, duyar duymaz tanır. Ve onlardan olanları, en yakınlarından başlayarak uyarır ve şöyle der: ‘Senin bilmediğin gerçeklerden bahsetmek istiyorum sana. Beni dinler misin? Bu yaptıklarının Allah katındaki anlamı şeytana tapmak. Şeytana kulluk etme! Çünkü o Rabbimize asi oldu. Şeytanın yoldaşı olmandan öylece ölmenden korkuyorum.’

86-Ahir Zaman’ın en temel sorunlarından birinin namazı bırakmak olduğunu bilir. Bir zamanlar beşe beş katarak kıldıkları namazları terk etmiş kişilerin oluşturduğu bir toplumun, nasıl da nefislerinin tuzaklarına düştüklerini, her türlü sapkınlığı meşru, doğal, sıradan, ihtiyaç kabul eder olduklarının farkındadır içten içe. Bu nedenle de o, namazına daha bir sıkı sarılır çünkü:

– Namaz kılan kişi, mümkün olduğunca abdestli olmak zorundadır. Özel durumlar hariç abdest alacak yer bulamayabilirim düşüncesi ile, abdestli dolaşır.
– Namaz insanın belli kılık kıyafette yapabileceği bir ibadet olduğundan, temiz düzgün edepli giyinir.
– Vakitlerine uygun kılınacağından, zamanını dikkatli kullanır.
– Mümkün olabiliyorsa cemaatle kılacağından, beyaz üzümleri görmek, ona güzellik bulaştırır.
– Dünya telaşına, kısa bir ahiret molası vermek ruhunu dinginleştirir.
– Tüm bedende sukunet ve canlılık hissettiren ‘manevi haz’ duygusu oluşur.
– Negatif yükleri secdede topraklanır.
– Abdestle tüm sivri uçlarında ki elektrik yükünü akıtıp kurtulur.
– Kulluk şuuru, düzenli ve çeşitli okunan dualarla tazelenir.
– Ümit ve korku aynı anda hissedildiğinden, beden ve ruh dengeye gelir.
– Hakkıyla kıldığında özbenlik dirildiğinden, nefsini namaz sonrası kötülüklerden çok daha kolay korur.

87- Dilini daima tevbe etmeye, bedenini ise güzel işler yapmaya alıştırır. Kem sözlü, kem bakışlı, kem tavırlı olmamak ve ADN Cennetlerini hak etmek için, üzerindeki tüm nimetleri, nimetler Cennetine kavuşmakta seferber etmeyi bilir. Her azası ile kulluğunu zirveye taşımak, artık onun HAYAT FELSEFESİ olmuştur.

88-Rabbinin gökler, yer ve ikisi arasında ki her şeyin Rabbi olduğunu bilir. Kendini kainatın en değerli yaratılmışı olmakla şereflendiren Rabbine, kulluğu bir şükür borcu sayar.Kulluğunun gereklerini yerine getirirken sabırlı ve metanetli olur. Eşi, benzeri, adaşı olmayan Rabbine kulları arasında en özel kul olmak için, yaratılışında var olan EN ÖZEL YANLARINI kullanır.

89-Rabbinin doğru yolda ilerleyenlerin, her geçen gün güzel özelliklerini arttıracağını bilir. Yaptığı her güzel işi sürekli yaparak şahsını Rabbinin katında hayırla andırır. Sürekli yapılan hayırlı işlere Cennet vadedildiğini bildiğinden; tembellik, usanç, maymun iştahlılık gibi basit ŞEYTANİ tuzaklara düşmez.

90- Kuran’ın indiriliş gayesinin Allah’tan sakınanları müjdelemek, şiddetle reddedenleri ise uyarmak olduğunu bilir. Bu sayede de kimin Kuran ile SEVİNÇ duyduğundan, kiminse HOŞLANMADIĞINDAN, kiminle sıcak ve samimi bir iletişim kurması gerektiğini, kiminle ise seviyeyi koruması gerektiğini çok kolay tespit edebilir. Tüm insan ilişkilerin de bunu baz aldığında Allah’ı, kitabını, dinini seveni sevdiğinde kazanacağını, diğer türlüsünde her sıcak bir ilişki kurmaya veya yakınlaşmaya çalıştığında, daha çok yıpranacağını ve acı çekeceğini bildiğinden mesafeli, adil, saygın, iyi niyetli olmakla birlikte, RESMİYETİ muhafaza etmenin rahmetinin farkındadır.

91-Kuran’ın biz zorluk çekelim diye değil, aksine hayatın kördüğümlerini onunla çözelim diye indiğinin farkındadır. Allah’tan hakkıyla korktuğunda, bu korkunun onu hayattaki tüm korkulacak şeylerin korkusundan koruyacağını bildiğinden, kendisini teslimiyeti arttıkça, daha bir emniyette hisseder. Küfre geri dönmekten ateşe atılacakmışcasına korkar.

92- Allah’tan başka ilah olmadığını; ilahının yaratan, öldüren, yeniden diriltecek olan, rızık verici, doğruya ulaştırıcı, koruyucu, şifa verici, affedici, kanun koyan, uygulayan, yargılama yetkisi olan, ahirette yargılayacak ve cezalandıracak yahut ödüllendirecek olan, ihtiyaçsız, kusursuz, eşsiz, benzersiz olduğunu bilir.

93- Namazı Rabbini ANMAK için kılar. Rabbi ile buluştuğu anları adeta iple çeker. Namazın tavuğun yem yemesi gibi yatıp kalkmak, anlamı
bilinmeyen sureleri ezbere okumak, etrafı seyretmek, konuşulanlara kulak kabartmak, kafa da envai çeşit plan yaparken yüreksizce kılındığı her halinden belli olur şekilde, sırf ‘kılıyorum’ demek için namaz kılınmayacağını çok iyi bilir.

94-Kıyametin mutlaka kopacağını ve herkesin peşinde koştuğu şey ya da şeylerin karşılığını bulacağından emindir. Etrafına öyle basiret ve ferasetle bakar ki;
– Kimin derdinin ne olduğunu
– Kimin ne olmadığını
– Kimin gerçek dertli
– Kiminse dertliymiş gibi yaptığını
– Kimin kime ya da neye,neden,nasıl,niçin taptığını
– Tapılanın tapıldığını bildiği ya da bilmediği, hatta bilemeyeceği haller bile olduğunu
– Bile bile koşulan şirkin, affının mümkün olmadığını
– Bilmeden şirk koşulamayacağını
Çünkü; Allah’ın muhakkak bir yerler de, bir şekilde kullarını uyarıcılarla uyardığını, uyarılmadan helak olunmayacağını bilir.

95- Allah’a, kıyamet saatine, kitaba yahut peygambere inanmayan ve nefsinin arzusuna uyanlara uymaz. Bu gibi kişiler en yakınları, sevdikleri, amirleri, yöneticileri dahi olsa, onun dosdoğru yaşamasına engel olmaz, olamaz. Eğer Rabbi ile arasına birini, birilerini, birşeyleri sokarsa mahvolacağını bilecek kadar akıllıdır.

96- Rabbinin Firavuna bile yumuşak söz söyle dediğini bildiğinden; uslubu yumuşaktır. Lakin dinin izzeti söz konusu olduğunda dimdik durmayı bilir. Belki aklını başına alır yahut korkar diye uyarması gerektiğini Rabbinden öğrenmiştir. Önyargılı değildir. Daima hüsnü niyet besler herkese. Tebliğini yaparken içten içe korku duysa da, cezalandırılmaktan veya yalanlanmaktan korkup, susmaz. Gerçeği tam anlamıyla anlatmak için gücünü Rabbinden alır. Karşısındakilere Rabbini anlatarak Rabbine çağırır.

97-Rabbinin insanların tümünün geçmişini ve geleceğini bildiğini bilir. Bu nedenle ‘Rahman’ın konuşmasına izin verdiği ve sözünden hoşlandıklarından olmaya çalışmak’ onun hedeflerinden biridir. Çünkü Rahman’ın bu kişilere şefaat etme yetkisi vereceğini bildiği için; BU YETKİ BELGESİNİ almak için hayat sınavında, yüzdelik sıralamanın en iyilerinden olmak için çalışır. Kısaca dünya adına aza kanaat ederken, ahiret makamı konusunda, gözü yükseklerdedir. Bunu hak etmek için de gönlünü daima Rabbine çevirmekle kalmayıp, bedeni ile de yola revan olmayı bilir.

98- Mümin olarak iyi işler yapmaya devam ettiği sürece, bu dünya da olmasa bile mahşerde zulüm görmeyeceğimi ve asla hakkının yenmeyeceğini bilir. Bu nedenle o sadece iyi olmaya, iyi kalmaya, iyilerden olarak Rabbine kavuşmaya azmeder. Sonunun Rabbinin garantisinde olduğunu bilir. Bu da ona hiç yıkılmayacak, pes etmeyecek, vazgeçmeyecek bir DİRENÇ kazandırır.

99- Dünya da sıkıntılı hayat yaşamasının nedeninin, Allah’ı anmakta ki gafletten kaynaklandığını bildiğinden, ne zaman içi sıkışsa, işleri sarpa sarsa, Rabbini gereği gibi, gereği kadar, gerektiği şekilde anmadığını hatırlar. Kıyamet günü kör olarak haşredilmemek için, dünya da gözünü GERÇEKLERE kapamaz.

Hatice Dilek Öztürk

Has Kullar

34-Madden güçlü olmayı; yığmak, koleksiyon yapmak, insanlara gösteriş yapmak için değil, Allah yolunda infak etmek, kazancını zekat ve sadaka ile temizlemek, malının şükrünü yerine getirirken Rabbinin kendisine verdiğini, o da Rabbi için vererek, sağındakini, solundakini, önündekini, ardındakini abad eder. Verirken gizliden ya da açıktan verir. Yozlaşmaya, kişilerin incinmesine, beklentiye girilmesine sebep olmamak için mümkün olduğunca, dolaylı yardım etmesini bilir. Azıcık verip, gerisini kaya gibi tutmaz yahut saçıp savurmaz. Gerçek ihtiyaç sahibini bulur. Daha çok yüzsüzlük edip istemeyene, çalışmaya gücü olmayan hastaya, düşküne, yaşlıya, dul, yetim ve öksüze, ilim öğrettiği için rızkını kazanmaya vakit ayırması gerekmesin diye öğrenene, öğretene verir. İsteyip dileneni ise az bir miktar vererek yahut hiç vermese de kovmayarak, düzgünce reddetmeyi bilir.

35-Haksızlığa uğrayıp hakkını araması gerektiği anlar dışında, kimsenin arkasından konuşmaz. Zulme uğradığı için konuştuğunda da ahlaksız kelimeler kullanmaz. Kavgacı değildir.Kimsenin izzetine, iffetine dil uzatmaz. Gerekli uyarıyı yüzüne yapar. Kimse ile alay etmez. Kaş göz hareketleri ile kimseyi rencide etmez.

36-Güneşin doğuşundan önce, batışından önce, gecenin bir bölümünde, secdelerin ardında, yağmur yağarken, kar yağarken, rüzgar eserken, ay ve güneş tutulması gibi önemli olaylarda, ezan okurken, hastalıkta, musibet anında, savaşın kızıştığı anlarda, düşmanla karşı karşıya iken, nimetin rahmetini tattığı anlar da, yoksun, yaralı, hüzünlü olduğu anlarda Rabbini tesbih eder. Daima Rabbini anmak için vesileler arar ve O’nu gereği gibi ananlar listesine girmeyi başarır.

37-Allah’ın tehdidinden korkanlara Kuran ile öğüt verir. İnanmayanlara ise sabır göstererek süre tanır. Kimseyi inanmaya zorlamaz.

38-Dininin hiçbir şahsın, kurumun, grubun, ekolün, ırkın tekelinde olmadığını bilir. Dinin hükümlerine ekleme yahut çıkarma yapmanın inkar olduğunu bilir. Dinini eksiksiz görür ve Rahman’ın koruması altında olduğunun huzuru içindedir. Dinin sahibinin Rabbi olduğu bilinci ile, her konuda Kuran’a gönüllüce, kayıtsız şartsız TESLİM olur. Dinin hükümlerinin değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceğini bilir.

39- Nefsinin tüm dünyevi ihtiyaçlarını gereği gibi, helal yolla giderir. Meşru dairede yer, içer, eğlenir. Fakat ne zamanını, ne parasını, ne sağlığını, ne de duygularını çarçur etmez. Hak edene hak ettiği kadar anlam yükler. Hiç bir ihtiyacına abartılı değer verip, diğerlerini es geçmez. Her konuda dengeli seçimler yapmayı başardığından; nefsini öldürmez de, azdırmaz da. Güzele değer verir reklama değil, kaliteye değer verir markaya değil, sağlığa ve helale değer verir damak zevkine değil, insana ve insanlığa, inanca değer verir şöhrete, makama, mal varlığına değil, iki dünya ya değer verir, tek dünyaya değil.

40-Konuşurken haddi aşmaz. Ne helali haram kılar, ne de haramı helal. Önce farzları, sonra sünnetleri, sonra nafileleri hayatının prensipleri haline getirir. Ne kitabı bilmeyene pirim verir, ne iddialarını kitaptan sandırmaya çalışanlara ödün verir. Kitabını öyle iyi bilir ki, sapı samandan çok net ayırt edebilir. Ne kitabını her hangi bir menfaati yahut zevki için satar, ne de satana yüreğinde zerre kadar değer verir. Her işinde itidalli ve dengelidir.

41-Allah’ın İSRAF edenleri SEVMEDİĞİNİ bildiği için; canını, malını, sağlığını, zamanını, bilgilerini, sevdiklerini, duygularını, düşüncelerini kısaca üzerindeki hiç bir nimeti israf etmez. Her şeyi yerli yerinde, zamanında, gerektiği gibi, gerekenle, gerektiğinde, gerektikçe yapar.

42-Dua da haddi aşmamak için:

-YALNIZCA Rabbine yalvarır. (Allah’tan gayrısından yalvararak bir şeyler isteyen ne çok kişi var değil mi?)

-YALNIZCA Rabbine sığınır.

(Allah’tan başka birilerine sığınıp medet uman ne çok kişi var değil mi?)

-YALNIZCA Rabbini hoşnut etmeye çalışır.

(Sadece canının istediğini yapan ya da ömrünü birilerine yaranmaya çalışmakla harcayan ne çok kişi var değil mi?)

– Mümkün mertebe gizlide gizlice ve kabul olunur mu kaygısı taşımadan, bıkmaksızın, ümitle dua eder.

43-Yeryüzünün girdiği her yerinde düzen kurar. Çıktığı her yeri düzenli bırakır. O yapsın, bu yapsın, şu niye yapmıyor demek yerine, kendisi mutlaka boş durmayıp anlamlı ve elzem bir işle meşgul olduğundan, yapılacak yahut yapılması gereken diğer işleri organize eder. Onun bulunduğu her yerde bir sistem, bir paylaşım, bir akış, bir fayda söz konusudur. Yaptığı her işin hakkını verir. Hakkını verecek olanı iş başına getirir, Hakkını vermeyeni işten uzaklaştırır. Hakkını verecek kişiler yetiştirmek için efor sarfedip, hiçbir iş yapmadığı ve işe de yaramadığı halde, ‘şom ağzıyla’ herkesin motivasyonunu düşürenleri de ortamdan güzelce uzaklaştırır. İşin ‘FİTNE yeryüzünden kalkıncaya kadar ve DiN hakim oluncaya kadar’ süreceğini bildiğinden TEMBEL değildir. Çıtası yüksek olan YÜREKLİ MUTTAKKİLERLE, o her an bir iştedir.

44-Ölçtüğünde TAM ölçer. Kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz. Kimsenin onda alacağı kalmayacak şekilde çalışır didinir öder. Değil borç, öldüğünde kimseye minnettar kalmamak için, hakka hukuka son derece duyarlıdır. Kimseye hakkını yedirmeyecek kadar akıllı, kimsenin hakkını yemeyecek kadar güvenilirdir.

Güvenin hissedilecek değil HİSSETTİRİLECEK çok önemli bir DEĞER olduğunu bilir. İftira atanların Peygamberlere bile iftira atmışların soyundan geldiğinin şuruyla, hiç bir kınayıcının kınamasından etkilenmeyerek, EMROLUNDUĞU hal üzere sukunetle yoluna devam eder. Hiç bir zaman yaygaracı değildir. Yaygara yapanlara cevap bile vermeyip, her duyguğu tiz sese itibar edenlere de, itibar etmeyecek kadar dikkatli ve şahsiyet sahibidir.

45-Tehdit ederek, Allah’ ın dininin dosdoğru yaşanmasını engellemek niyeti ile; yolu eğip bükmek isteyen, yolda kusur arayan, yola çamur atan, yol darmış gibi genişletmeye çalışan, genişmiş gibi daraltmaya kalkan, yolda olmayanı yola katan, yoldan çıkanı bile yolda sayan, yolu kapatmaya azmedenlere karşı, uyanık, hazırlıklı ve azimlidir.

46-Rahman’ın kendisine verdiği ile yetinir. Dünya hayatı adına, daima gözü kendinden daha zor şartlar da yaşayanlarda olur. Üzerindeki her türlü nimetin farkında olarak şükreder. Yaratılışından, ailesinden, akrabalarından, çevresinden, şikayet etmek yerine; imtihan da olduğu konularda sabretmeyi, rahmet olan konularda şükretmeyi marifet bilir.

47-Doğruyu bildiği halde yaşamayanlara şeytanın musallat olacağını ve o demden itibaren de batılı meşru kabul ederek azacağını bilir. Bu nedenle de hiç bir hatasını küçük görmez. Hiçbir konuda şeytanı sevindirmez. Çünkü kafirin Kuran’da ‘Rabbine karşı şeytana arka çıkan!’ diye tanımlandığını bilir.

48-Rabbinin isimlerinin anlamlarını tek tek öğrenir. İsimleri konusunda haddi aşanları gereği gibi uyarır. Rabbini anne babasından, eşinden, yavrularından, evinden, arabasından, işinden kısaca dünya ve içinde ki her şeyden daha çok sevmesi ve tanıması gerektiğini bilir. Böylece Rabbine nasıl daha yakın, nasıl daha has, nasıl daha takvalı kul olacağının şifrelerini çözümleyebilir.

49-Af yolunu tutar. İyiliği emreder ve cahillerden yüz çevirir. Kim ne yaparsa yapmış, ne söylerse söylemiş olsun nefsi için öc almaz. Fakat Rabbine, Peygamberlerine, Kutsal Kitabına söz söyletmez. Daima güzele, iyiye, barışa, adalete, şefkate, erdeme, edebe davet eder. Kitabı bilmeyen ve Rabbine şirksiz bir imanla teslim olmayanların; kütüphaneler dolusu kitapta devirse, ömrü boyunca mürekkepte akıtsa, kasalar dolusu ziyneti yahut parasıda olsa, görmediği, gezmediği yer kalmasada, tatmadığı lezzet olmasa da, namı tüm dünyaya yayılmışta olsa, bu vb kişilerin şovlarının ne seyircisi, ne şakşakçısı, ne destekçisi, ne fanı olmaz, olamaz.

50-Negatif güç olan şeytanın, her an duygu ve düşüncelerine etki edebileceğini bilir. Bu kötü gücün etkisinden kurtulmak içinse; kaçmanın, göçmenin, birilerine sığınmanın, görmezden yahut duymazdan gelmenin anlamsızlığını bilir. Çünkü şeytana inanmadığını savunanların, aslında düpedüz şeytana kölelik yaptığının farkındadır. Bu kötü halden kurtulmak isteyenlerinse tek yolunun, kendini vicdanının şefkatli kollarına, direnmeden, iş işten geçmeden, ölümle burun buruna gelmeden bırakmaktan geçtiğini bilir. Böylece içinde ki saf ve temiz yanı besleyerek, o güne dek hep istediği iç huzuruna erebilir.

51-Kuran okunurken DİNLER ve SUSAR. Çünkü Kuran okunurken konuşan Rabbidir. Dinleyenlerse; saygı, tevazu, muhabbet, haşyet, ehemmiyet ve rahmet hissettiği her halinden belli olan kulları. İşte tam da bu yüzden ayetler okunurken kalbine işlemesini istiyorsa eğer, tüm alıcılarını açar. Ne dinlermiş gibi yapar, ne dinlemek istemeyene okur, ne de okunurken saygısızlık edene saygı duyar. Kişinin imanının kalitesi Kuran’ a olan yaklaşımından bellidir. Kuran’ı hafife alan, hükümlerini yok sayan, bilse de aldırmadan bildiğini okuyanların; yerini, hakkını, hatrını bu sayede çok net belirlemesi gerektiğini, hatta bu işte gecikenlerin ağır bedeller ödediğini, ödeyeceğini de bilir. Bu gibi kitapsız yaşamayı seçenleri yüreğinden söküp atarak, Rabbine olan vefasını TERCİHLERi ile kanıtlayarak, ARŞIN GÖLGESİNDE gölgeleneceği ana dek, Dünyanın tüm meşakkatine RAHMAN olan Rabbi için göğüs gerebilir.

52-Yeryüzünde ki tüm mescidlerin Allah’a ait olduğunu bilir.Ta baştan takva niyeti ile yapıldıysa elbette. Her mescidde Allah’ı anmak ve dinini yüceltmek için ibadet eder. Allah’ın mescidlerinde Allah ile birlikte kimseyi yüceltmez, kimseden medet ummaz, gücün, kudretin, kurtarıcının, rızık vericinin, koruyucunun Allah olduğunu bilerek, dua da haddi aşmaz.

53-İnanmayanların sözlerine üzülmez. ‘Üzülme!’ diyenin Rabbi olduğu bilinci ile kendini dik ve diri tutar. Bu inanmayanlar en yakınları olsa bile. Allah’ın gizli ve açık her şeyi bilmesinin emniyeti ile kaygı, korku, ümitsizlik gibi manevi buhranlara kapılmaz.

54-Peygamberlerin bizim gibi yemek yiyen, çarşıda dolaşan bir insan olduğunun bilinci ile hareket eder, kutsamaz. Peygambere imanın Rabbinin kulunu kuluyla denemesi olduğunu bilir. Rabbinin seçimine saygı ile teslim olur, sorgulamaz, kıskanmaz, kusur aramaz.

55-‘Kullarının günahını Allah’ın bilmesi yeter!’ hükmü gereği, kimsenin gizli kusurlarını araştırmaz. Kimseyi mahcup etmeye çalışmaz. İnananların kusurlarını gece gibi örtmeye çalışır. Onları doğruya davet eder. Hakir görüp kınamak yerine, merhamet duyup dua eder.

56-Yeryüzünde tevazu ile yürür. Kendini bilmezlere uymaz. Ağız kavgası yapmaz. Tartışmacı, hırçın, küfürbaz değildir. Bildiğini öğretir, bilmediğini öğrenir. Bildiği ile kibirlenmez, bilmediğini de biliyormuş gibi yapmaz. Faydalı bilgiye ve bilene değer verir. Bildikçe tevazusu artar. Her bilen üstünde bir bilen olduğunu, ilmi sınırsız ve tartışılamaz olanınsa yalnızca Rabbi olduğunu bilir. İlmin kaynağının Kuran olduğu gerçeğinden yola çıktığı için de, sözde ilmi çalışma sonucu elde edildiği iddia edilen yanlı, paradoks üreten, hatta bazen her beş on yılda yahut her yeni yüzyılda değişen, gelir geçer dayatma ve öğretilere kulak asmaz. Bu vb çalışmaların kuytıu köşelerde özel, planlı, programlı yapıldığını bildiğinden, kalıcı ve ilahi olan bilgiye değer verir. Dünya ve içinde ki her şey, ona ahireti kazandıracaksa değerli olacağından, değerlerini hiçe sayan tüm uydurulmuş, sunulmuş, kutsanmış, reklam edilmiş, alışkanlığa dönüştürülmüş, ihtiyaç zannettirilmiş hiç bir şey onun için ‘ şey’ kadar bile ‘bir şey’ ifade etmez. Çünkü zaten DEĞERSİZDİR! Kısaca gündemini kötüler ve kötülerin kuklaları değil; Rabbi, kitabı ve yüreği ile belirleyip, VİZYON ve MİSYONUM ‘Şehadete ayarlı şirksiz bir kulluk!’ dercesine yaşamak için, nefsi, ailesi ve çevresi ile AMANSIZ bir mücadele sonucu durmaksızın RABBİNE DOĞRU bir yol tutar.

57-Geceler onun feyz, ilim, nur, muhasebe, karar, taat, kanaat, şükür, sabır, tevbe eşliğinde, hayatının tüm anlarını, yaptıklarını, yapacaklarını bir çizgide mi diye sorguladığı, duygu, düşünce ve bilgilerini saç örgüsü örer gibi ilmek ilmek dokuduğu, yenilendiği, arındığı, silkindiği, coştuğu, sığındığı, KIYAM ve SECDE ile süslediği, süsleyemeyip güneşin yarışı kazandığı, güne ondan önce başladığı günlerde ise hüzünlendiği, günün en özel ve güzel anlarıdır. Kısaca GECE onda sadece uyumak değil uyanmanın, dinlenmemin, demlenmenin ve durulmanın vaktidir.

58-Harcadığında ne istaf eder ne de cimrilik. Aldığı, sattığı, yaptığı, tattığı, hissettiği, hissettirdiği hiç bir şeyi zayi etmez. Gerekli olanla yetinip, gereksize meyletmez. Asilce, dürüstçe, erdemlice, adilce bölüşür, paylaşır, anlaşır, halleşir. Kıymet bilir, haysiyet gözetir, hak hukuk tanır, narsist yahut egoist olmaz.

59-Her yerde, her zaman, her konu da hükmün Allah’ın hükmü olup olmadığına aldırmadan; alışılagelmiş, gelenekleşmiş, meşrulaştırılmış, yaygınlaştırılmış, dayatılmış, reklamı yapılmış, güncel sayılan ne varsa, taklit etmeye, kabul etmeye, imzalamaya, ısmarlamaya, boyun eğmeye, bel bükmeye, saygı duymaya, hoşgörmeye, hoş göstermeye ÇALIŞMAZ!

60-Can sahibi her şeyin ona emanet olduğunu bilir. Kuran hükmüne göre savaş yahut zulüm olmadığı sürece; şiddet uygulamaz veya öldürmez.

Hastaya şefkat gösterir.

Dertliyle dertlenir.

Zalimin zulmüne imkanı varsa engel olmak için, topyekün karşılık vermesi gerektiğini bilir. Toplu hareket edilemediği anlarda eliyle, diliyle veya kalbi ile zulme rıza göstermediğini belli eder şekilde davranır.

Barış yahut savaş ortamında hiç bir can sahibine:

-Küfretmez
-Hakaret etmez
-Aç susuz bırakmaz
-İşkence etmez
-Taciz, tecavüz gibi insanlık dışı eylemlere girişmez
-Suçlunun eşine, çoluk çocuğuna, anne baba yahut akrabasına eziyet etmez
-Engelli, hasta, çocuk, yaşlı kimselere dokunmaz
-Savaşmıyorsa, kadınlara asla dokunmaz
-Savaşmayan barıştan yana olan insanların, yaşam alanlarına zarar vermez
-Mahsülü yakıp yok etmez
-Hayvanlara eziyet etmez
-Hayvanların yuva, barınak vs gibi yaşam alanlarına dokunmaz
-Ağaçları kesmez

61-Zinanın her türünden kaçınır. Elini, gözünü, ayağını ve tüm bedenini HARAMDAN muhafaza eder. Gerek birebir ilişkilerinde gerekse sanal ortam da Rabbinin görüyor, biliyor ve duyuyor olması onda yeterli bir iç disiplin sağlayacağından, gizlisi ve açığı birdir. Geçmişte bilmeden yahut nefsine uyarak hata yapmış bile olsa, bir daha aynı yanlışlara düşmemek için zinaya götürecek tüm sebepleri ortadan kaldırmakla kalmaz, samimiyetle tevbe edip, tertemiz bir sayfa ile yeniden Rabbine dönmeyi bilir. ‘Sen artık bittin! Allah seni affetmez, sen de kendini affetme , olan oldu hiç bir şey artık düzelmez!’ diyen şeytan ve dostlarına karşı dik ve kararlı bir duruş sergiler. Düştüğü yerden kalkar ve Rabbinden af dilemiş olarak iyi davranışlar sergileyerek yoluna devam eder. O andan itibaren de toplumda olması gereken yerini alır. Artık cinsiyetini ve karşı cinsi önceleyen bir hayat tarzı yerine;

-İlmini
-Ahlakını
-Mesleğini
-Yeteneğini
-Tecrübesini
-Örnek davranışlarını
-Başarılarını
-Cömertliğini
-Fedakarlığını
-İnsanlığını
-Merhametini
-Takvasını
-Özgün fikirlerini
-Karizmatik kişiliğini
-Saygınlığını
-Organizatörlüğünü
ön plana çıkarıp, artık ancak bunlarla gündem olmayı başarır.

62-Yalancı şahit olmaz. Yakını bile olsa doğruya şahitlik eder. Sözü, duruşu, kararı, itirazı çok değerlidir. Herkesce güvenilirliği tescillidir.

63-Boş sözlerle sataşıldığında vakarla geçer gider. Tartışmaz, tartıştırmaz, tartışanlara uymaz. Tüm iddiaları çürütecek sağlam bilgi ve donanıma sahiptir. Kimsenin sözünü kesmez, kimseye sözünü kestirmez. Ağırbaşlı, olgun, etik ve onurludur.

64-Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldığında sağır ve kör kalmaz.Yani duymamış, görmemiş, anlamamış, bilmiyormuş, farketmiyormuş, aldırmıyornuş, önemsemiyormuş gibi davranmaz. Duydukları ve gördükleri onu diriltir. Ağlayarak secdelere kapanmasına ve tevbe edip haddini bilmesine, bulmasına vesile olur. Tekdüze, sıradan, anlamsız hayat yaşamaz. Attığı her adımın, aldığı her kararın, söylediği her sözün bir hedefi, bir amacı, bir misyonu vardır.

65-Rabbinden göz aydınlığı olacak eş ve evlat diler. Eş ve evlatlarının da gözünü aydın etmeyi hedeflediği için; kendini anne, baba ya da eş olmaya hazırlar. Hayatta çıtası çok yüksektir. Sadece kendini kurtarmaya çalışmakla yetinmeyip, takva ehli olanlarla diyaloğunu arttırıp, onlara bile liderlik yapmayı hedefler. Bunun için de takva ehli kardeşlerinin, saygısını ve güvenini kazanır. İlmi ile onlara fark atar.

66-Yerden ve gökten rızıklandıranın Rabbi olduğunu bilir. Bu iman onu para, mal, makam, şeref için kula kul olmaktan korur. Kimseye Rabbine ait olan sınırsız yahut sonsuz bir güç, kudret, sıfat atfetmez. Atfetmeye kalkıp, kula kul olan, kula kul olmayı zorunlu kılmak için türlü tuzaklar kurmaya kalkanların tuzaklarından korkmaz, tehtitlerine aldırmaz, onlarla aşık atmaya kalkmaz. Lat Uzza Menat’lara methiye düzenlere kızıp, kaba ve küfürlü konuşarak, onların haddi aşıp Rabbimize küfretmesine zemin hazırlamaz.

67-Allah’ın vaadine güvenir. Rabbinin rızasını kaybetme korkusu ve Cennet’te dilediği her şeye ulaşma umudu onu; hile, yalan, kumar, şöhret, haz, vs gibi batıl yollarla zengin, mutlu ya da güçlü olma hırsından korur.

68-Şeytanı düşman bilir. Çünkü şeytanın düşman olduğunu ona öğreten Rabbidir. Bu nedenle Şeytan kimdir? Neden yaratılmıştır? Hedefi nedir? Hangi yöntemlerle insanoğluna savaş açmıştır? Şeytan nasıl diskalifiye edilebilir? Kimleri tuzağına düşürür? Kimlere tesir edemez? Kimler şeytanın dostu adını alır? Şeytana uymanın sonunda kişi ne kaybeder? Şeytan mantığı nedir ve nasıl işler? Şeytan insanı neye ve nereye çağırır? Bu gibi hayati önem arzeden soruların cevaplarını çok iyi öğrenir ve en yakınlarından başlayarak, gücü yettiğince etrafındakileri bu konularda bilgilendirir. Dünya üzerinde ki tüm şer güçleri yöneten ana kaynağı hafife almamak gerektiğinin şuurundadır. Bir yerde İYİLER kaybediyorsa, bu KÖTÜLERİN ( Şeytan ve dostlarının) davalarına DAHA SADIK olmalarının neticesi olduğunu bildiğinden, düşmanını takip edip tedbir alma da yahut hazırlık yapmada gaflete düşmez.

69-Kötü ve iyinin tanımını kitabından öğrenir. Kötü işi kendisine iyi görünenlerden değil, kötülüğün her çeşitinden fersah fersah kaçan bir birey olmak için; nefsi, ailesi, akrabaları, içinde bulunduğu toplum, yaşadığı ülke, gelenekler, din adına uydurulmuş hurafeler, batıl inanışlarla, en güzel yolla mücadele eder ve mücadelesini kazanır.

70-Davet ettiği kişilerden olumsuz tepki aldığında kendini helak etmez. Kulun Allah’ı dilemediği sürece, hidayete ermeyeceğini bilir. Kimsenin yüreğine iman ekme lüksü olmadığının farkında olarak, ne kendini ne de birilerini bu konuda yücelterek şirke düşmez. Hadi, Kafi, Veli, Batın, Hakim olanın Rahman olduğunun şuurundadır. Görevinin sadece uyarmak (Kuran’la ve Kuran’a davet etmek) ve korkutmak (Allah’ın rızasını ve ebedi saadeti kaybetmek) olduğunu daima hatırlar.
71-İzzetli ve şerefli insanın TAKVA üzere (Allah’ın hükümlerine canı gönülden inanan ve sınırlarını korumaya çalışan) yaşayanlar olduğunun bilinci ile, etrafındakilere Allah’a olan samimiyetleri ölçüsünce değer verir. Ne para pul, ne soy sop, ne ırk, ne dil, ne görünüş, ne nam şan onun için bir değer ifade etmez. Lafa karnı toktur. Ağzı iyi laf yapana değil, az da olsa yaptığı her işin, söylediği her sözün hakkını verene değer verir.

72-Bir amelin Allah katında kabul görmesi için; niyet ve amelinin Allah’ın rızasına uygun olması gerektiğini bilir. Yani her işi hem Allah için, hem de Allah’ın istediği şekilde yapması gerektiğini bilir. Her iş deyince içine; yeme, içme, giyme, konuşma, sevme, sevilme, evlenme, boşanma, eğlenme, dinlenme, ahitleşme, okuma, meslek seçme, iş yapma, özel ihtiyaçlar, aileyle, çevreyle, resmi ya da gayri resmi tüm ilişkilerinde bir duruş sergilemesi gerektiğini bilir. Gök kapılarından geçemeyecek ameller işlememek için, kitabını çok iyi bilerek, neyi nasıl neyle kiminle yaparsa makbul olacağının şuurundadır. Bu nedenle de kitapsız adım atmaz. Söz söylemez. Karar vermez.

Hatice Dilek Öztürk

Şeytan İşi

ŞEYTAN İŞİ

İş deyince aklınıza ne gelir bilmem ama ben şimdi size gerisini sizin tamamlayacağınız bir liste sunayım. Biliyorum memleketli çıkacak hatta ahbap olacaksınız!

– Bir gence odasını dağıtmayı,

– Bir anneye söylenerek yemek hazırlamayı,

– Bir kardeşe dönem ödevi yaptırmayı zor bulmayı,

– Bir taksiciye bozuk param yok deyip müşteri atlatmayı,

– Bir otogarda otobüs işleten firmaya, karaborsa bilet satmak için, arayan yolcuya “Bitti, yerimiz kalmadı” diye geçiştirmeyi,

– Durakta bekleyen onca insanın önündeki su göletinden hızla geçmek için hız pedalına sert ve sonuna kadar bastırmayı… hızla bastırıp hepsini çamurla makyajlamayı,

– Kızdığı müşterinin tabağına tükürüp çorbasına karıştırıp sunan garsona, köşeden hınçla müşteriyi izlemeyi,

– Ayakta bekleyen onca yaşlı bayan, çocuk, hasta, engelliye rağmen kafasını buğudan görünmeyen camdan dışarıya bakarmış, manzara seyredermiş gibi yapan gence suratını asmayı,

– Bir genç kıza okula gitmek için evden çıkarken, çantasına makyaj malzemesi ve sigarasını azık edip servisten inmeden eteğini 5-10 cm kısaltmayı,

– Saçlarını kirpi gibi dikip düğmelerini biraz daha açarak, jilet atılmış yırtık pantolonu ile kendini havalı hissettiren sporlarıyla, delikanlıya yan yan bakmayı,

– Temizlik yapacağım diye komşusunun pervazına pisliğini boca eden, “Çamaşır var mı acaba?” diye bile bakmaya zahmet etmeden balkon yıkayan, “Ne var canım, üst katta oturuyorum diye ondan izin alıp mı iş yapacağım!” dedirten komşuyu,

– Bütün gün iş yerinde muhabbetten, kahkahadan insanları neşeye boğan fakat her ne hikmetse eve zerre kadar bile gülümseme bırakmayan, çıkarken bolca parfüm, dönerken ter kokan, hadi yoruldu, çalıştı diyelim, geçip bir duş almak yerine odanın başköşesine pis kokulu çorapları ile kaykılıp hatta uyuyakalan erkeğe, babaya, eşe.

Sizce bunları kim telkin ediyor?

Evet bildiniz!

Şeytan.

İyi de siz her telkin edene, parayı kaptırıp bir ömür paça çorbası mı içeceksiniz?

Hatice Dilek Öztürk “Sarp Yokuş” Adlı kitabından alıntıdır

Has Kullar

Has Kullar;
10-İman ile şereflendiği andan itibaren kitabını çok iyi öğrenene dek gecenin bir kısmını mutlaka Kuran, dua, namaz ile ihya edip, adını göklerde andırmak için çaba sarf etmesi gerekir.
11-Peygamberlerle Hak Meclise davet edilebilir olmak için, daima Allah’ın hudutlarında yaşayıp ve Allah’ın dinini koruyup yüceltmek için, her şeyini feda edebilmesi gerekir.
12-Kalbini şirk pisliğinden temizlediği gibi bedenini de; saçından tırnağına, dişinden diline, elinden ayağına, gözünden kulağına, beyninden kalbine, tertemiz kılmak için tevbe ve suyla arındırması, tertemiz kokup, tertemiz giyinip, tertemiz konuşup, Nur’a doğru yol alması gerekir.
13-Hayatı, insanları ve tüm kitapları, kitabının kazandırdığı basiretle okur.
14-Secdeyi Rabbine yakınlaşma vesilesi sayar. Rabbi ile buluşma saatlerini ilk üçtebirlik zaman dilimin de tutarak randevularını heyecanla beklediğini Yaradanına ispatlar. (Namazı vaktinin ilk üçte birinde kılar.)
15-Üşenerek ve zorlanarak değil, özenerek, coşkuyla, edeple huzura çıkar. (Gören de iştiyak uyandırır.)
16-Hakikati (Kur’an’ı) yalan sayana boyun eğmez.
17-Şu davranışları sergileyenlere itaat etmez:
-Çok yemin eden
-Aşağılık bir karaktere sahip
-Sürekli kusur arayan
-Laf götürüp getiren
-İyilik yapılmasını engelleyen
-Hakları gasp eden
-Günaha alışmış
18-Sıkıntı yaşadığı her konu da Allah hükmedene kadar sabırla bekler.
19-Rahman’ı isimleri ile anarken herşeyden kopup tüm benliği ile O’na yönelir. ( İsimlerinin anlamlarını derinlemesine bilir ve Rabbinin tüm vasıflarını tanır.)
20-Sığınılacak ve yardımı umulacak tek güç olarak Rabbini görür. (Allah’tan gayrı birilerinden ya da bir şeylerden medet ummanın şirk olduğunu bilir.)
21-Şirk ehlinin söylediklerine sabreder ve onlardan güzellikle ayrılır. ( Çirkefliklerine karşılık vermez. Vakur davranır.)
22-Rahman’ın kendisine verdiği maldan ihtiyaç sahiplerine verir.
23-Hatalarını küçük görmez, daima düşünerek hareket eder, hata yaptığını fark ettiğinde Rabbinden mağfiret diler.
24-Kötülüklerin tümünü terk eder.
25-Daima iyiliği emreder kötülükten sakındırır. Bunu yaparken şu prensiplere uyar:
-Neyin iyilik neyin kötülük olduğunu Kuran’dan öğrenir, insanları Kuran’a davet ederler.
-“Müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz, kolaylaştırınız güçleştirmeyiniz.’ Hadisine uygun davranır.
-‘Öğüt vermek fayda veriyorsa öğüt ver.’ Ayetine uygun davranır.
-‘Sizden biri bir kötülük gördüğünde eliyle, olmazsa diliyle, daha olmadı kalbiyle düzeltsin. Hadisine uygun davranır. ( Basiretli mümin nerede hangisini seçmesi gerektiğini bilir. Kaş yaparken göz çıkarmaz.)
-Allah’ın kullarını ( mümin kardeşlerini ) sözün en güzeli ile uyarır.
-Kafir ve münafıkları derinden etkileyecek şekilde uyarır. Anlamazdan geldiklerinde sert ve caydırıcı davranır. Fakat sertliği işlenen fiilledir, kişinin şahsına değil.
– Nefsini tatmin için değil, Rabbine davet edip o kişinin kurtuluşunu istediği için uyardığını çok net hissettirir.
-Uyarmakla yetinir, bekçi olmaya ya da hesap sormaya kalkmaz.
-Kiminle, nerede, ne, ne kadar konuşuluru bilir.
-Asla kaba, küfürlü, hakaret içeren kelimeler kullanmaz. Jest ve mimikleri samimidir.
-Saygın, seviyeye uygun, yalın, etkili, pozitif ve duygulu konuşur.
-Gerçeği net, yeterli ve doğru sunar.
26-Yaptığı iyilikleri çok görerek başa kakmaz. Kendisine yapılan kötülükleri mümkün olduğunca affeder. Öc almaz. Fakat bu onun, canını ve malını korumayacağı anlamına gelmez. Kimsenin ırzına, canına ve malına zarar vermez.
27-Yetimi, öksüzü, fakiri, güçsüzü, yakınlarını, yolcuyu, yolda kalmışı, borçluyu, yaşlıyı, hastayı, annesini, babasını, komşusunu, akrabalarını, din kardeşlerini, çocukları, bedensel engelliyi. zihinsel engelliyi, İslam’a sempati duyanı ; ezmez, üzmez, gerekiyorsa yardım eder.
28-İsteyip dileneni azarlamaz, kovmaz, vermeyecek yahut veremeyecekse güzel bir dille ya da suskunlukla muamele eder.
29- Daima Rabbinin nimetini (Kuran’ı ) anlatır. İnsanları kendine, hizbine, cemaatine, grubuna değil yalnızca Alemlerin Rabbine ve kitabın hükümlerini yaşamaya çağırır.
30-Kendisi de her şart ve ortamda daima Rabbine yönelir. Tıpkı atası İbrahim as. gibi.
31-Bir işten yorulduğunda diğerine geçer. Ya dünya da, ya ahirette, ya da her iki dünyada işe yarayan FAYDALI işlerle meşgul olur. BOŞ işlerin tümünden ise yüz çevirir.
32-Attığı her adımı, söylediği her sözü, aldığı her kararı Allah için alır. Hata yaptığını fark ettiğinde ya da fark ettirildiğinde, uyarılırken uslup hatası bile yapılmış olsa, sinirlenmez, kendini düzeltir. Çünkü nefsi müdafaa böyle zaman da kusurdur. Kusurunda asla ısrar etmez. Tüm hayatını Rabbini hoşnut etmeye adadığı için; başkalarının ne yaptığı ya da yapmadığı ile değil, kendi kulluğu ile meşgul olur. Bu da onu SİVRİ dilli değil, SAMİMİ mümin haline getirir.
33-Allah’ı anmaktan yüz çeviren ve Dünya hayatında elde ettiği mal, makam, eş, evlat, soy, nam, zevkle yetinenlerden vakarla uzaklaşır. Onlarla ilişkilerini asgaride ve seviyeli tutar.

Hatice Dilek Öztürk