Kendinizle söyleşiye Var Mısınız?

KENDİNİZLE SÖYLEŞİYE VAR MISINIZ?

Kendinizi hiç dinler misiniz?

Kendinizi tanıyor musunuz?

Peki ya kendinizle barışık olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Kendi kendinizle buluşup şöyle güzel,

Yıpratıcı olmayan, verimli bir sohbete dalıyor musunuz?

Bunu hiç yaptınız mı bu güne dek?

Yoksa hep kaçtınız mı kendinizden bile?

Ne dediniz size?

En önemli anlarda onu konuşturdunuz mu?

Yoksa hep, diline biber sürerim tarzı tehditler savurdunuz,

Ya da duymamak için iç sesinizi, kıstınız mı?

Ona hep hor davranmanın bedelini ağır ödeseniz de,

Hala ders almadınız mı?

Sahi siz kim?

O kim?

Siz ayrı, o ayrı telden mi çalıyor?

Buna inandınız mı?

Kim inandırdı sizi?

Hiç durup baktınız mı oraya?

Ta içinize, en gizlinize bir yolculuk yaptınız mı?

Uzaktan seyreder gibi hiç yaptınız mı kendinizi?

Deniz gibi dalgalandığınız, durulduğunuz, kabardığınız, karardığınız anları fark ettiniz mi?

Yahut yakamozların pırıl pırıl parladığı bir gece şölenine katıldınız mı?

Güneşin yakmadığı nefis bir gününüzde, uçsuz maviliğinize daldınız mı?

Halleştiniz mi?

Dertleştiniz mi?

Paylaştınız mı neyiniz varsa kendi kendinizle?

Yoksa hep köşe kaçmaca mıydı bu güne dek oynadığınız oyunun adı?

Sahi yorulmadınız mı?

Ya o yani siz, sizden bıkmadınız mı?

Siz onu anlamak için uğraşırken,

Onun hala pes etmediğini gözlemlediğinize göre,

Sizin size dost olmaktan başka çareniz olamayacağını hissetmediniz mi?

İnsan kendine bunu niye yapar?

İnsan en iyi kendine yanlış yapar demeyesiniz sakın!

Niyesini düşünmek ve artık bu yanlışa bir dur demek vakti gelmedi mi?

Geldi de geçiyor bile değil mi?

Hadi artık dönün evinize!

Bırakın şimdi vatan kurtarmayı,

Dünya emredildiği gibi dönüyor,

Kainatta canlı cansız herkes,yapması gerekeni mükemmel yapıyor,

Biz insanoğlu dışında, her şey ve herkes olması gerekeni harfiyen yapıyor değil mi?

Ya biz?

‘Bu kainat sınıfının yaramaz öğrencisi olmaktan ne zaman vazgeçecek,

Ne zaman aslımıza döneceğiz diye sormanın vakti gelmedi mi kendinize?

Sorun ve alın cevabınızı?

Bu güne dek durduğunuz kabahat!

Kalkın ve düşün yola!

Konuşun, tanışın, kaynaşın kendinizle.

Sarılın iç beninize ki içiniz ferahlasın!

Söndürün yanan ocakları elbirliği ile.

Olsun deyin!

Geçti! Gitti! Bitti deyin!

‘Ama bak gelecek hala gelecek!

Göreceksin deyin!

‘Ve sen artık acele etmeden beklemeyi bilmelisin!’ deyin ona!

Sevin, hoş ve kibar davranın,

Artık dost olmanın keyfine varın.

Ve sonra gerçek dostu anlatın.

Hiç bir zaman terk etmeyen ve darılmayanı.

Yaratanı, yöneteni, davet edeni anlatın ona.

Cennet deyin, Peygamber deyin, Vuslat deyin!

Sonra ‘Artık düşünme!’

‘Düşünmen gerekenden başkasını!’

‘Bakma geriye , pes etme, küsme kendine!’ deyin.

Tutun sımsıcak elinden onun yürüyün.

Ta ki huzura dek,

Bedenimizle birlikte başaracağız, başarmalıyız,

Başarmak bizim yani senin ve benim elimde deyin.

Bu güne kadar ne olmuş olursa olsun,

Nerede ne kadar büyük yanlışlara düşmüş olsan da,

İnsansın sen ve yanılmış, unutmuş, kanmış olabilirsin,

Fakat senin çok merhametli bir Rabbin var!

Dön ona anlat acziyetini,

Göster samimiyetini,

Karar ver ve kararında sabit kalmayı bil yeter ki!

Kalamazsın diyenlere kanma.

Sözünde durup gidenlere bak sen,

Sınıfta kalanlara değil.

Çıtanı hep yüksek tut!

Her gün az kaldı diyerek yaşa,

Başarmama az kaldı!

Çünkü şaka değil bu söylediğim belki de gerçekten az kaldı!

Sakın azı çokmuş gibi yaşayıp, ömrünü har vurup harman savurma!

Ve şu satır aralarında, sana çok şey anlatamaya çalıştığımı ne olur anla!

Sakın ha kızma bana!

Ben senim, sen de ben!

Hepimiz insan değil miyiz?

Öyleyse ben dostum!

Gitmeden ben, inan bana!

Hatice Dilek Öztürk

Becerikli Olunur mu? Doğulur mu?

BECERİKLİ OLUNUR MU, DOĞULUR MU?

Ben Allah’ın adil olduğuna inananlardanım. Öyleyse gelin artık şu mazeretleri bir tarafa bırakalım. Kendimize dürüst olup emrolunduğumuz gibi dosdoğru kalalım.

Ve parolamız: “Mazeret yok”

Olmuyor yapamıyorum…

Aslında inanıyorum ama…

… İzin vermiyor

Bana bir ilham gelse…

Bir dahakine söz…

Üff! Canım istemiyor…

Senin kadar becerikli değilim!

Ben peygamber değilim…

Bana kimse öğretmedi…

Fırsatım yok…

Biliyorum ama…

Çünkü bunların her biri rengârenk yalanlardan… Yalanın rengi olmaz kardeşler, yalan yalandır. Yalanı pembeye, beyaza boyayan şeytandır. Yalansa, simsiyahtır. Kalbi karartır.

Savaşta ve arabulmak kastı ile söylenen müstesna. Fakat bir uyarıda daha bulunmalıyım ki, korkutarak yalana teşvik eden de yalanın günahına ortaktır bilesiniz. Kalbi olana, hakkıyla korkana, Rasûl’ü ciddiye alana; duyurulur.

Neden mazeret yok biliyor musunuz?

Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklememiştir de ondan.

İnanmak dille değil, kalple ve eylemle olur. İnandık demekle bırakılıverip cehennemden azad edilemezsiniz. İnandığınızı yaşamazsanız, yaşadığınıza inanmaya başlarsınız der Peygamber!

Yeryüzü Allah’ın ve biz sadece misafirleriz. Öyleyse kimden izin almanız gerektiğini bir kez daha ciddi ciddi düşünmelisiniz. Allah’tan hakkıyla korkanlar öğüt alıp düşünürler. Eğer hâlâ almıyorsanız, Allah’tan hakkıyla korkmuyorsunuz demektir! Ertelemeyin, çünkü erteleyenler tembellik yelkenlisinde, gaflet denizine kucak açmış, sarmaş dolaş, çer çöp misali sürükleniyorlar; nefis, şeytan ve şeytanlaşmış insan üçgeninde.

Canın sahibi bile canı çıksın dediğine göre, sen en iyisi bugünden sonra canını dinleyip de nefsini ilah edinme! Yoksa nankörlerle Nur’a ihanetin bedelini narla ödersin.

Kimseyle yarışmak zorunda değilsin. Sen gizlide ve açıkta O’na yaranmaya bak. Koşamıyorsan yürü, yürüyemiyorsan emekle… Ama bir şeyler yap ki, iki günün bir geçmesin. Sapmış olanın sapması sana zarar vermeyeceğine göre, hep kendini geçesin.

Eğer örnek olmamız gerekmeseydi ve eğer insan olmasaydık, elçi bir insan seçilmezdi.

Kendini “Ben peygamber değilim”lerle kandırma. Kimse sana “Sen peygambersin” demedi! Sadece onun gibi yaşa ki, yarın cennet sancağının altında “Ben de ümmet listesine kayıtlıyım! Bekleyin!” diyebilesin.

Kimsenin öğretmesine gerek yok. Okuma yazman yoksa bir okuyan yazandan öğren, varsa aklını başına topla. Daha 7 yaşında okuma-yazma öğrendin. Yazık değil mi, onca zamandır Kur’ân okumayan ve güle oynaya okula gittiğini sanan sen, ateşe gidiyorsun, akıllansana.

Fırsatlar tren gibidir, ya durakta bekler, zamanı gelince binersin ya da bir ömür trenin geçip gidişini seyredersin. Kalk, artık uyan, yolcusun ama hâlâ yatıyorsun, valizin hazır değil, yola çıkıyorsun!

Bilmek yetseydi eğer, bilip de yaşamayana eşek denmezdi. Öyle ya biliyorum dedikten sonra yaşamadığını söylersen, kendini ele vermiş, şahit tutmuş olursun. Kurumlanma, edeplen. Güzel söze kulak ver, göklerde şereflen.

Hatice Dilek Öztürk

Ümidin Bittiği Yerde Küfür Başlar!

ÜMİDİN BİTTİĞİ YERDE KÜFÜR BAŞLAR!

Dünya bu, her şey bitebilir! Paran bitebilir mesela; daha alacak çok şeyin varken!

Sevgin bitebilir, eğer ihanete, vefasızlığa, yalana maruz kalırsan. Kolunda derman kalmayabilir, boşa kürek çektiysen. Ayağının altına muz kabuğu koyup ayağını kaydırabilir, başını yardırabilir dost bildiğin kardeşlerin, soyun, sopun, eşin, çocuğun, ailen, yedi sülalen.

Yani dünya bu, her şey bazen ters gidebilir?

Kim bilir hikmeti nedir? Belki aldığın seni zehirleyecek, sevdiğin öldürecek, kazandıkların, mal varlığın ateş, odun olup seni yakacak.

Uğruna ömür harcadığın yolun boş olduğu sana ölüm anında Azrail tarafından fısıldanacak! Sen yola düş, hikmeti ara! Bulduğunda yapış ona. Sen seni asla terketmeyene çevir yönünü. Ümit ek yürek tarlana ki, iman yeşersin.

Küfür ayrık otudur.

Tarlayı kurutur!

Ömrü çürütür!

Hatice Dilek Öztürk

Tutarlı Bir Hayata Merhaba

TUTARLI BİR HAYATA MERHABA!

Doğmalı insan!

Kolayına gelen kadarı ile kitabını okuyarak, her güne yeniden doğmalı.

Balığın karnına bile girmiş olsa, tevbeye ve tevhide sarılarak, kurtulmayı başarmalı.

Güzel bir hayatı yaşamak benim elimde diyerek, kolları sıvamalı.

Gününü gün etmek isteyenlerden farkını, her zaman ve zeminde ortaya koymalı.

Doğduğu dünyanın gerçeklerini, doğmasını dileyene sorup uygulamalı.

Doğdumsa ne olmuştan kurtulup niye sinin, kulluk için olduğunu anlamalı ve anlatmalı.

Doğumu bir şölenken, ölümünü felakete çevirmemeyi başarmalı.

Doğduğu yeri, doğduğu aileyi, doğduğu zamanı doğru okumalı ve yazmalı.

Doğarken ölmüşüm batağında saplanıp kalmamalı.

Ağlamalı İnsan!

Başlangıçta nefes almak, sonrasında rahatlamak için ağlamalı.

Düştüğünde acıdığını, üzüldüğünde kırıldığını, sevindiğinde heyecanını belli etmekten korkmamalı.

Bir şeyler ters gittiğinde, elinden bir şey gelmediğinde, tıkandığında açılmak için ağlayabilir olmalı.

Yıprandığında, uslandığında,acı çektiğinde, pişman olduğunda yakarabilecek bir kıvamda yaşamalı.

Ağladığı demlerde bile, nezaketinden ödün vermeyerek, göz ve gönül eşliğinde duygularını anlatmalı.

Ağlatan şey ne ise doğru tespit ederek, soyut olmaktan çıkarıp somutlaştırabilmeli.

Ağlamamaya kendini zorlamaktansa, bu hale düşmeyecek bir bilince ermeli.

Ağlamakla işin bittiğini değil, başladığını önce kendisine göstermeli.

Ağlayabilmenin bir erdem olduğu gerçeği ile, kendi acılarından kendine, çay demleyebilmeli.

 

Gülmeli İnsan!

En çok ta kendine gülmeli.

Acze düştüğü anlara bakıp, kul olduğu gerçeğini bir kez daha idrak edebilmeli.

Olana bitene, yapılana edilene, yoksa şöyle miydi pozitifliğiyle bakmayı başarabilmeli.

Gün gelip boş versene diyebileceği şeyleri, gecikmeden bu günden gülücüklerle yolcu edebilmeli.

Gülümseyebilmeyi bir meziyet, asık suratı bir eziyet bilmeli.

Gülümsenmesi gereken yerde kahkaha atarak, rahmeti fütursuzluğa çevirmemeli.

Gülünmeyecek yerlerde bile gülerek, kendini densiz ya da komik duruma düşürmemeli.

Gülerken ağlatmamak için, yerli yersiz konuşmaktan kaçınmalı.

Gülümsemeye ihtiyacı olduğunu hissettiklerine, güzel anlar yaşatabilmeyi başarmalı.

 

Konuşmalı insan!

Susmaması gereken anlarda susarak, sevdiklerini kahretmemeli.

Kiminle, nerede, nasıl ve ne şekilde konuşulacağını;düşünerek, okuyarak, gözlemleyerek öğrenmeli.

Kalbi coşturanı, ayağa kaldıranı, umudu diri tutanı, söylemeyi bilmeli.

Kaba ve katı yürekli olmadan, güzelce ve yumuşakça uyarabilmeli.

Konuştuğunda,az ve öz söyleyerek, kimse de usanç uyandırmamalı.

Konuşturmak için değil, dinlemek ve anlamak için, bilmediğini sormalı.

Konuştuğundan çok iş yaparak, güven uyandırabilmeli.

Konuşmalarıyla yolcu edileceğini bilip, sözün gücünü kullanabilecek ehliyette olmalı.

Kelimeleri inci gibi derinlerden seçmeli ve yürek toprağına, marifetle ekmeli.

 

Yemeli insan!

İhtiyacı kadarıyla , temiz ve helal olanı neyse onları yemeli.

Ne kendini, ne bir başkasını yiyip bitirircesine, bir hayat yaşamamalı.

Yenilmesi gerekeni gerekmeyenden ayırt edecek bir bilinçte olup, bedenini ifsad etmemeyi bilmeli.

Davet edildiğinde, adabıyla ve muhakkak besmele ile başlayıp, şükürle nihayetlendirmeli.

Yenilecekler için gösterdiği özenden çok fazlasını, hesap vereceklerine göstermeli.

Yemek esnasında, lüzumsuz ya da can sıkıcı konuşmayarak, yemeği zakkuma çevirmemeli.

Yemekten herkese ne kadar düştüğünü gözlemleyip, tek başınaymış gibi hareket etmemeli.

Yemeğe davet edildim diye, bütün gün ya da gecede, ev sahibine yük olmamalı.

Yemekte israfa kaçmaktan korkup, aç, bitap, hasta ya da fakirleri gözetmeli.

 

Giyinmeli insan!

Örtünmek için giyinmeli.

Kendisinin kimi ve neyi temsil ettiğini, giysileriyle net belli edebilmeli.

Kumaşı, modeli, tarzı, estetiği, ile kendisi hakkında, temel bir intiba bırakabilmeli.

Tertemiz olmakla kalmayıp, sade , düzgün ve yakışanı, Allah’ın iznine göre seçebilmeli.

Gözü de gönlüde rahatsız etmeyecek şekliyle giyinip, saygınlığını ve olgunluğunu hissettirebilmeli.

Giyerken ve çıkarırken ,imkan, sağlık ve nice alternatifler sunan Rabbine, gereği gibi şükretmeli.

Giydiklerinin hakkını , giymediklerinin hesabını verebilecek şekilde davranmayı bilmeli.

Giyeceği olmayanı giydirmek için ,elinde avucunda olanı iyi değerlendirmeli.

Giyilmesi gerekenden, giyilmemesi gerekeni iyi ayırt edip, çirkin görüntülere , el, dil veya kalbi ile müdahale edebilmeli.

Giyinirken kim olduğunu, ne iş yaptığını, gelir seviyesini, yaşını, cinsiyetini,belli eder şekilde seçimler yapabilmeli.

Giydikleri ile kimlerin tuzağına düştüğünü fark edebilmeli.

 

 

Uyumalı insan!

Dinlenmek niyeti ile uyumalı.

Uyutmak isteyenlere kanmadığını belgelercesine, uykusunu her gece mutlaka bölebilmeli.

Kaçmak için değil, kalkmayı başarabilmek için yatağına yatmalı.

Kabuslar gördürecek, uykuyu böldürecek, uyku kalitesini düşürecek tüm tuzaklardan uzaklaşabilmeli.

Uyanık olduğu her anı dopdolu yaşamak için, dua ve muhasebe ile uykuya dalabilmeli.

Uyuyanları uyandırmak için az uyumayı göze alıp,çok çalışmalı.

Uyuyamayanlara gereken yardımı ve anlayışı gösterip, empati kurmalı.

Uyunmaması gerektiği anlara, uyumamayı başararak idmanlı olmalı.

Uykusunu ritme sokup, düzeni oturtarak,bedenini gereğinden çok yormamalı.

 

İnanmalı insan!

Rabbinin her söylediğinin,kendisinin hayrına olduğuna inanmalı.

Şirksiz bir imanla, her an Rahman’a bir adım daha yaklaştığının farkına varmalı.

Kimseyi zorla inandırmanın veya kimseye iman ikram edilemeyeceğinin farkında olmalı.

İmandan daha değerli bir nimet olmadığını, sıkça kendine hatırlatmalı.

İnandığı gibi yaşadığında, yaşadığının onun dini olacağı gerçeğini unutmamalı.

İnancı uğruna bedel ödemeyi göze almadan, Cennetin hayalini bile kurarak kendini kandırmamalı.

İnanmadıklarına inanmış gibi yaparak, dini oyun ve eğlence sanma yanlışına düşmemeli.

İnanabileceklerinin, yalnız Allah’tan korkanlar olması gerektiğinin, farkında olarak yaşamalı.

 

Sevmeli insan!

Sevilecek olan ne varsa sevebilmeyi, sevmeli.

Değer verdiklerini söylediklerinin, canını yakmamayı bilebilmeli.

Yaratılmışı sevdiğini söylerken,yaratanı gazaplandıracak bir tavra girmemeli.

En çok Rabbini, sonra Peygamberini, ardındansa kendini severek, Cennete aday olabilmeli.

Severken,kimi, ne zaman nasıl ve ne şekilde sevmesi gerektiğini, Vedud olan Rabbinden öğrenmeli.

Sevgisini hak etmeyenlere, gereksiz ilgi göstererek, duygularını har vurup harman savurtmamalı.

Sevilebilecek hale gelene dek, kendi yanlışlarını düzeltmeye çok mesai harcamalı.

Sevdim dedikten sonra değil ,öncesinde kendini iyi tartarak yürek yakmamalı.

Sevgiyi en güzel şekliye hissetmeli, hissettirebilmeli, hissettiremeyenlere yanlışlarını düzeltme fırsatı vermeli.

 

Korkmalı insan!

Kazanması gerekenleri, kaybetmekten korkmalı.

Rabbinin kudretini gereği üzere düşünüp, yürek telini titretmeli.

Hesabın çetin olacağı anları, bu dünya da hayra tebdil etmek için, canını dişine takmalı.

Yaptıklarını tekrarlar olmaktan, o hal üzere ölmekten korktuğu için, korkmalı.

Korkularını devşirmeli ve Rabbinin istediği şekle şemale çevirmeli.

Korktuğu için kaçtıklarına dönüp, kaçtığı için korktuğunu bilmeli.

Korkularını ilahi kitapla yargılayıp, gerekene beraat kararı vermeli.

Korkunun kendisini korkutmayı , Rabbinden başka hiç bir şeyden korkmayarak becermeli.

Korkusu sevgidense kıymetini, kaygıdansa hikmetini , acıdansa azmetmesini ve sabretmesini bilmeli.

 

Ölmeli insan!

Davası için, dev gibi ölmeli.

Rabbe yürürken boyut değiştireceği anda, şifre kelimeyi söyleyebilmeli.

Onca ölümlü arasında farkını fark ettirecek bir ölümü, kendisine hedef seçmeli.

Yaşamına değer katmayan her şey ve herkesi, yürek mezarlığına defnetmeyi bilmeli.

Son vuruşun muhteşem olması için,her vuruşa aynı ehemmiyeti verebilmeli.

Ölümün bile çok güzel olabileceğini ,ölümle yüzleştiğinde,nurlanmış bedeniyle şahitlik edebilmeli

Öldürülürken bile, pek çok kişinin dirilişine vesile olanlar olduğunu bilip, ders almalı.

Ölümü ense kökünde hissedip, kalıcı değil gidici, alıcı değil verici, yerici değil eğitici olmayı başarabilmeli.

Öldürmektense, yaşatmayı; bıktırmaktansa hatır gönül yapmayı bilmeli.

Ölülerle değil dirilerle , kötülerle değil iyilerle yol alıp, huzura esenlikle gelebilmeli.

İşte tüm bunları başarıp ta, tutarlı bir hayata ‘merhaba’ demeyi seçenlere, ‘selam olsun!’

Hatice Dilek Öztürk

Bulutlar ve Biz

BULUTLAR VE BİZ

Bazen gökyüzüne baktığınız olmuştur ama lütfen bugünden sonra daha sık bakın.

Aslında sadece göğe değil yere de arıya, çiçeğe, böceğe, kuma, dağa, insana yani her şeye ciddiyetle, ilgiyle, merakla bir bakın, neler keşfedeceksiniz!

Bulutlara her baktığımda, bir zamanlar Peygamber’e inen Cebrail’in ufku nasıl kaplamış olduğunu merak etmişimdir. Âyetleri kalbe nasıl indirdiğini ve Ümmü Eymen’in Allah Rasûlü ölünce “gökle irtibatımız kesildi” deyişindeki hüznünü ve nasıl ağladığını hatırlayıp “Siz hiç değilse birebir şahit” oldunuz deyip ben de hâlimize ağlamışımdır.

Bulutlar sanki benim iç âlemime şahit olmakla kalmayıp adeta sırdaşımdır. Özel şeyler fısıldarlar ara ara. Bazen kara bulutlar görür, “Hüznüm nasıl da yansımış” derim. Bazen pofuduk küme küme bembeyaz pamuk yığınını andırırlar, çocukların pamuk şeker yediği an kadar neşelenir, her birini farklı bir şeye benzetirim. Bazen rüzgârın dağıttığı bulutlarla, sanki bir sulu boya tablo yaparım gökyüzünde.

Farklı şeyleri sembolize eden fırça darbelerini atmış gibi hisseder, eğlenirim. Sıcak bir gülümsemenin bana iyi geleceğini bilmekten midir bilmem gevşerim, duygularımı demlerim.

Bazen mavinin çok farklı tonları arasında keskin çizgilerle derin boşluklar yakalamışım gibi gelir, içine dalmak, evrene açılmak isterim. Bazen gri bulutlarda kararsızlıklarımı görür, kendimle yüzleşir, bir uçağın bırakacağı izlerle sanki “Artık yol bitti sanma, bak yeniden bu noktadan başlayarak farklı başlangıçlar yapabilirsin” derim. Ve bir jet uçağının bıraktığı helezonik şekillerin kısa bir süre sonra kaybolacak buz kütleleri olduğunu hatırlayıp “Nasıl da bana duman gibi görünüyorlar ve ne çabuk da kayboluyorlar” diyerek göründüğü gibi olmayan pek çok şey bulunduğunu, aslının öyle olamayabileceğini hatırlatır kendime, hikmetini bilmediğim konuda konuşmama kararı alırım. “Sakın sadece gördüğünle karar verme!” diye bir talimatı da verdikten sonra gözlerimi yumar, düşüncelere dalarım.

Bazen de deniz bulutlara taşınır sanki, göğün maviliğinde dalgaları ararım.

Ya geceler; bazen katran gibi simsiyah sarar üstümüzü. “Böyle gecelerin sabahının mutlaka olacağını bilmek bile yetmeyecek mi bana?” derken kendimi seccademe bırakır, ağlar, ağlar, ağlarım… Mevla’ma sığınırım! Bir yıldız ararım bir tane de olsa fakat nafile. Bazen bir sis kaplar, karanlık yetmezmiş gibi gören göz bile işe yaramaz. “Göz olsa ne yazar, gösteren Allah. O izin verirse görebiliyorsun işte!” derim. Bazı günler, yıldızlarla doludur koca feza. Kimi bir sim kadar küçük, kimi daha büyük. Ahenkle yanıp sönerler. Kimi yeşilimsi, kimi sarımsı, kimi beyaza yakın bir ışık saçar. Ay bir çörek gibi parlar yıldızlardan aldığı ödünç ışıkla. Nasıl cömertçe, kardeşçe eğlendiklerine bakar, sohbetlerine kulak verir, “Sizin de benim de Rabbim bir” deyip şükreder, iman ehli olduğuma sevinirim. Sonra aya oturup göğün boşluğunda sallandığımı hayal ederim. Çocukken ne de çok sallanmayı sever ve “uçur, uçur” dermişim anneme. Rabbim belki cennet bahçelerinde uçurur bizi annelerimiz ve tüm sevdiklerimizle hatta belki göklerde. Her dilekte bulunduğumuz şey olacak ise eğer, sınırsız hayal kurabiliriz değil mi?

Gökle sohbet işte böyle sürüp gider. Bir başka gün toprakla, başka bir gün yağan yağmurun elime düşen damlaları ile Allah Rasûlü gibi “Ahdini yeni yaptın Rabbinle biliyorum. Sen şahit ol ki ben de Rabbimi unutmadım” der, tebessüm edip selamlaşırım. Şehrin keşmekeşinden yorulduğunuz, insanlardan uzaklaşmak istediğiniz anlarda, çok uzaklara gitmeden, kulağınızla, gözünüzle ve kalbinizle kopun içinde bulunduğunuz andan, evrene dâhil olun.

Kendinize şöyle bir tepeden bakar gibi kuş bakışı ile bakın. Sorunlarınızı küçültün, şükrünüzü ve hamdınızı ise büyütün ve sığının O’na. O, sizi hiçbir zaman terk etmez ve size asla darılmaz. Öyleyse size verdiği müjdeli haberlerle sevinin. Sadece sabırla bekleyin. Beklerken de tembellik etmeyin. Tamam mı? Anlaştık mı?

Evet dediğinizi duymak istememden midir acaba, yürekten bir evet dediğinizi duyuyorum. Duanızı daima O’na yapın, hiç mutsuz olmazsınız. Elbette beklemeyi bildiğiniz sürece. Belki bu dünyada olmayacak istedikleriniz ama size sonsuzluk diyarında ne gibi güzellikler sunmasını istiyorsanız, haydi şimdi dilemeye başlayın. Fakat bütün bunlar davetli listesinde yer almanıza bağlı. Haydi, daha adınızı yazdırmadınız mı? Samimi iseniz gösterin bu samimiyetinizi. Kâinatın Rabbinden davet var. Sakın ola hafife alıp ihanet etmeyin!

Hatice Dilek Öztürk

Yardım Edin!

YARDIM EDİN!

Çocukluğun en güzel yanı dert tasanın olmayışı mıydı?

Büyüdünüz mü?

Öyle ise sakın bir çocuğa kaldıramayacağı dertleri yüklemeyin!

 

Yaşlılığın en güzel yanı torun sevmek mi?

Yaşlandınız mı?

Öyle ise torunlarınızı çil yavrusu gibi muhabbet hanenize toplamayı bilin.

 

Genç olmanın en güzel yanı dinç ve enerjik olmak mı?

Öyle ise gücünüzü ve varlığınızı, sizden küçük ve büyüklerin hizmetinde kullanın,

Emperyalist teknoloji tasarımcıları ve firmalarının değil.

 

Artık bir anne adayı mı oldunuz?

Dünya da daha önce var olmayan kutsal bir emanet taşıdığınızı bilip,

Yavrunuzu size verene nasıl adayacağınızı öğrenin

Ve tabi ki siz de O’na adanın.

Adanmış bir Can’ın annesi olmanın izzetiyle, hamileliğiniz boyunca mutlu olmayı başarın.

 

Bir baba adayı mısınız yoksa?

Öyle ise İbrahim’i bir duruş için

Kime, nerede, ne söyleyeceğinizi,

Kim için neden vazgeçebileceğinizi bilin,

Gerektiğinde ise baltayı elinize almanın ciddiyetine erin.

 

Yukarı da saydıklarımın dışında bir kategoridesiniz diye,

Size sözüm yok zannetmeyin.

Sözüm insanım diyen herkese.

Siz siz olun,

Hemen şuracıkta şimdi

Ya kendinizi ya da kendinizle birlikte herkesi

Cehennemin yakıtı olmaktan koruyacak bir yol, bir yöntem bulun ya da bulmuşa uyun!

Sesimi duyan var mı?

Lütfen ses verin!

Vakit nakitten çok daha değerli.

Nakit kaybedilirse kazanılır fakat vakit asla değil mi?

Öyle ise harekete geçmekte lütfen gecikmeyin!

Yol İşte!

Virajıyla, patikasıyla, otobanıyla yol işte.

Kimi zaman zor ve dik.

Kimi zaman hızlı ve kolay.

Kimi zaman ağır aksak.

Kimi zaman pür neşe.

Kimi zaman katran yüklü bir gece.

Yol işte.

Yolcu olduğumuzu veya yolda olduğumuzu unuttuğumuz an başlıyoruz şikayete.

O niye şöyle?

Bu niye böyle?

Nedenler, nasıllar, niçinler.

Sorular, sorunlar, sorunlular.

Ve biz!

Köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığınız,

Tehdit edildiğiniz,

Suçladığınız,

Yargılandığınız,

Haksızlığa uğradığınız,

Konuşmayı bile anlamsız bulduğunuz,

Konuştuğunuzda ise boş konuşmuşçasına yadırgandığınız,

Sizi size yabancılaştıran haller ve tavırlar,

Sizi sizden iyi tanıyormuşçasına yapılan yorumlar,

Size rağmen, siz adına alınan kararlar,

Sizsizlikte kaybettiklerini size yıkanlar,

Sizinle olmayacak olmasını anlamlandıramayanlar,

Hayatı dar etmeye çalışanlar,

Ne yola, ne yolcuya, ne de yolun sahibine;

Hürmeti, itaati, vefası olmayanlar,

Olmadığının bile farkında olmayan, olamayan, oldurtmayanlar.

Oysa bizden istenen bu değildi değil mi?

Kulca yaşamak olmalıydı hedefimiz!

Hadi bu güne dek yapmadık, yapamadık,

Yahut bir şekilde başaramadık diyelim.

İyi ama;

Kendi dışında herkesi suçlayan,

Kendi dışında herkese kin kusan,

Kendi dışında kimin ya da kimlerin ne istediğini önemsemeyenlerin var olduğu şu dünya da,

Siz ve kendim içinse şu duayı ediyorum:

Rabbim bana ve tüm inanan kardeşlerime,

Deniz’de kuru bir yol aç!

Balığın karnından bizi kurtar ve yemyeşil bir vadiye çıkar.

Gökten ve yerden bizi rızıklandır.

Bize kurtuluş yollarını Sen hazırla.

Bize Hikmet yağmurları yağdır.

Düşmanlarımızı zelil,

Tüm Ümmeti Muhammediyi Aziz eyle!

Yolun sonuna varana dek,

Bizi yol da tut.

Yolu yolumuz olanlarla yollarımızı sana çıkar.

Fitnenin kol gezdiği her yerde,

Bizi bize ilk bakışta tanıt.

Düşmanlarımızın ise, bize uzanan ellerini kurut!

Mazlumun hakkını zalimden alacak bir güce ulaşana dek,

Güç ver Rabbim!

İhlas ver Rabbim!

Yalnızca seni hoşnut edecek bir bilinçle,

Sana bir ömür say yapmak istiyorum.

Tüm acziyetimle şahsım adına,

Ve seni gerçekten seven kulların adına,

Sana yakarıyorum!

Duamızın kanatlarını kıracak,

Amellerimizin dünyadayken affını diliyorum!

Dua edilecekte,

Dualara icabet edecekte,

En hayırlı şekliyle lütfedecekte,

Yalnız sensin, sen Rabbim!

Diyor ve ekliyorum!

Ben Sana dua ettikten sonra hiç mutsuz olmadım!

Canımın sahibi biricik Rabbim!

İçimin ta içini, en özeliyle bilenim!

Amin.

Hatice Dilek Öztürk

Düşün Ama Neyi?

DÜŞÜN AMA NEYİ?

Kız ya da erkek arkadaşını, almak istediğin spor ayakkabıyı yahut jean’i değil,

Katılmak istediğin konseri, hayallerini süsleyen telefonları veya laptopları değil,

Düşün diyeni, önce Rabbini ve Peygamber’ini düşün!

Nereden gelip nereye gittiğini? Git bir Kur’ân al kitapevinden, otur ve başla nüzul sırası ile okumaya. Hadis oku. Gez Mekke, Medine sokaklarında. Kimi sahabiye yemeğe git, kimine yatılı misafir ol, gör evlerini, eşlerini, çocuklarını. Hz. Muhammed’in ardında safta durmadıysan da İbrahim makamında safta durmak için ilk turistik seyahatin Kâbe’ye olsun. Zaten Kâbe’nin Rabbinden davet var, O’nu evinde ziyaret etmeyecek misin? Ancak niyetin ibadet etmek olsun, gezmek, alışveriş yapmak değil.

Hayallerini, dünyalıklar değil cennetliklerle komşu, arkadaş olmak, tahtlara kurulmak ve en önemlisi Rabbin cemalini görmek süslesin!

Öyleyse haydi! Ey genç kardeşim! Haydi, silkin, gaflet tozlarını dök, sesimi duy, önünü gör ve ardında kalan her şeyi unut. Rabbe koşan bir er ol!

Hatice Dilek Öztürk

Hayat Oyun Mu?

HAYAT OYUN MU?

Böyle olması, böyle geçmesi için çok gönül çelen var, görünür, görünmez şer güçleri, Allah düşmanı, Peygamber düşmanı, insanlık düşmanı, biliyorum. Fakat tüm muhaliflerime inat ben sizi Rahmân’ın “Dünya hayatı bir oyun ve eğlence değildir” âyetine ve Allah Rasûlü’nün “Kalplerinizi eğlendirin. Nefisler yorulur, bıkar” hadisi ile dengeye davet ediyorum.

Biliyorum “Canı çıksın insanın, ne de nankördür” der Allah. “Dünyada her dilekte bulunduğunuz şey olmayacaktır!” diyor kitap.

“Bıkkınlık duyulmayacak yer cennet” ve insan dünyada dilekte bulunmaktan hiç bıkmaz.

Soruyorum şimdi size, kaçınız lise, üniversite, dil veya memuriyet sınavlarına, elde çerez, meşrubat, çikolata, baklava, börekle girdiniz? Yoksa kalem değiştirmeyi bile kayıp sayıp yedek kalem alarak, en güzel silgiyle aman izi bile kalmasını planlayıp gözetmenim inşallah topuklu ayakkabı giymez ve sınıfta tık tık gezmeze kadar ince ayrıntıları bile hesaplamadınız mı? Gece stresten uykusuz kalıp yorgun, kaygılı ve panik bir hâlde erkenden ya trafik tıkanırsa diye yollara düşmediniz mi?

Öyleyse haydi kalkın ve hazırlanın, sizi ciddi bir sınav bekliyor!

Erken kalkın, gece vaktinde yatın, zamanı israf etmeyin, bilginizin kıymetini bilin, elinizden geleni elinizin tersiyle tepmeyin, bile bile lades diyerek.

Daha gencim, çok vakit var demeyin. Bu ahiret sınavının, saati bilip delirmesinler, akılları başlarında her an hazır beklesinler diye -Rahmân bilir doğrusunu ya- ne yeri belli ne de ne zaman başlayacağı.

Kesin olan bir şey var; sınavın iptal edilmeyeceği, kimsenin trafiğe takılıp gecikmeyeceği, salonu terk etmenin imkânsızlığı ve hazırlık yapana çok şefkatli, “aman sen de saçmalık bu” diyene çok zorlu gözetmenler bizi bekliyor; ürperin!

Hatice Dilek Öztürk

Din Nedir?

DİN NEDİR?

 

Hayat denizinde yüzerken, denizin Rabbini her daim hatırda tutmak, kasırgalardan O’nun azametine sığınmak!

Karada yol alıyorsak, yerin dibine geçirilenlerden olmamak için uyarılarına kulak, göz ve gönül vermek!

Bir dil ve iki dudak ile daima dilini ıslak, kalbini açık tutmak!

Güzel sözü, salih amelle kanatlandırıp O’na uçmak!

Tüm korkuları, zatının korkusuyla eritmek.

Tüm sevgileri rızasına bağlamak, gazaplandıracak olanlarından affına sığınmak!

Her şeytanî vesveseyi, Rahmânî öğreti ile mat edip dimdik ayakta, kıyamda kalmak.

Yalnız O’na bel bükmek!

Yalnız O’na boyun eğmek!

Yalnız O’na yakarmak!

Hesabı O’nun ince ince tuttuğunun bilinci ile

Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı nimetlere ermek için

Gerekirse işten, aştan, eşten, evlattan, anadan, babadan, dünyadan vazgeçmeyi göze almak,

Güzel olan her şeyi dünyada tüketmeyerek,

Geceleri, indirdiği nurla, secdelerde gözyaşları dökerken,

Seherlerde, dua dua işlerken umut kaftanını,

Gündüzleri uzun uğraşıların içerisinde, ihmal etmeden namazını,

Dosdoğru terazi ile tartıp insanların mallarından eksiltmeden,

Hainliği meslek edinmiş,

Alabildiğine ayıplayan,

Söz getirip götüren,

Sonra da kulağı kesik (kötülüğü nam salmış) olanlarla ilişkilerinde, mü’min bir delikten iki kez ısırılmaz ilkesi ile davranıp “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helâk etme ya Rab” diyebilmek için

Aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi

Haktan gelen uyarıya kulağını sağır, gözünü kör, kalbini kılıfta tutanlara, Kur’ân ile büyük bir mücadele verip

Peygamber ve arkadaşları gibi dar geldiğinde dünya, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyenlere “Allah’ın yardımı çok yakın!” deyip

“Kalkın ve ilahlarınıza sahip çıkın!” diyen batıl toplumlara inat

Yolunda bir duvarın tuğlaları gibi saf saf dizilenlerle, aynı safta yer alarak

Göklerin ve yerin ordularını yanına katarak;

“Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da!”

“Sen kendine bak, sapmış olanın sapması size zarar veremez!” hükmünü hatırlayıp

Sabır ve namazla yardım dilemeye devam edip mücadeleye hazır ve uyanık olmak;

Herkesin yan çizdiği anlarda bile uzlaşmaya kalkmadan;

“Bana Müslümanların ilki olmam emredildi!” diyen İbrahim gibi azim sahibi olmak,

“Hayatım ve ölümüm, namazım ve ibadetlerim Âlemlerin Rabbi Allah içindir!” diyebilmek,

Mahşerde bizden kaçacak olan; eş, kardeş ve soy uğruna kendini helâk etmeden;

Dünya ve içindeki her şeyi vermeyi teklif edeceği bir azapla karşılaşmamak için;

Kimseye gücünün üstündekini yüklemeyen, herkesten mizacına-meşrebine göre amel bekleyen,

Kimseye muhtaç olmayan, muhtaç olunan Rabbe,

Nimetten hesap vereceğinin bilinci ile

Kapkara bir yüz, gömgök bir göz, hırıltılı bir ses, yüzüstü sürünen bir bedenle çıkmak yerine;

Işıldayan bir çehre, nur saçan uzuvlar, tertemiz bir amel defteri ile Mevla’ya bakıp seyre dalanlardan olabilmek için;

Gelin hep birlikte; Allah’ın Kitabı ile evlerimizi diriltelim!

Ölüler arasında diri kalıp ölümü öldürüp “şehid” olalım!

Eğer samimi isek davamızda, “Din samimiyettir!” diyen Peygamber’e tabi olup

Aklımız nisbetinde, O’na kul olalım.

Selam olsun!

Yolunda canından ve malından geçerek şahadete and içenlere.

Ve selam olsun!

Şehid olma sırasının kendisine gelmesini bekleyenlere!…

Hatice Dilek Öztürk

Kişisel Eylem Planınızı Yapın!

KİŞİSEL EYLEM PLANINIZI YAPIN!

Biriciksiniz bu dünyada, parmak ucunuza bakın. Sadece siz değil, geçirdiğiniz an da biricik. Öyleyse anı, anında yaşayın. Geçmiş, adı üstünde sanki bir masal, mişli geçmiş zaman. Gelecek ise -cek -caklarla kurulu, henüz bir sis perdesinin ardında sanal alan.

Sen oturduğun, bulunduğun yere bak. Başlangıç noktan, bu an.

Nokta kadar küçük işler yapıp gitmemelisin buradan. Virgül olup yere çapa atmamalı, ünlem olup kavak gibi boya posa takmamalısın. Sokaktakilerden bir farkın olması için üç nokta gibi saf tutmamalısın. Ünlem gibi başında kılıç sallatmadan, barış içinde, hep selamet için yarışmalısın.

Her ne kadar başlangıçta noktaysak da hedefi 12’den vurmak için oka dönmeli, vektör gibi hedefe varana dek, eğilip bükülmeden, emrolunduğumuz yolda dosdoğru yürümeliyiz. Doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği ana kadar hep yürümeliyiz.

Hatice Dilek Öztürk