İnsan İnsanın Kurdu Mu?

İNSAN İNSANIN KURDU MU?

Yok, yok asla değil!

Elbette kurt postuna bürünüp de,

İnsan görünmek bile istemeyenler var.

Yahut kurda taş çıkartacak kadar vahşileşip,

Metropol sapığı olmaya kalkanı da.

Yahut her bulduğunu kuzu sanıp,

Postuyla korkutmaya kalkanı da.

Kurtlara bol reklam filmi çekip,

Bilbordlara kanacağımızı sananı da.

Parçalanmış kuzu cesetlerini sürekli seyrettirip,

Toplumsal bir karabasanı, sürekli üzerimizde hissettirmeye çalışanı da.

Kurtlarla yaşamaktan, kuzuların varlığını bile yok saymayı hak görüp,

Tüm kuzulara ölüm fermanı çıkaranı da.

Kuzular dünyasının arasına sızıp,

Zaaflarını sonuna kadar kullananı da.

Kurdun kuzuyla dost olamayacağını unutan kuzular sayesinde,

Her bulduğunu dost sanmadığımızı sananı da.

Kurtların postuna bürünmekle, kurt olunamayacağını anlamak için,

Kuzulardan geçtiği,

‘Nasıl kendin olunur?’ dersinden sınıfta kalanı da.

İnsan olmanın kuzu olmaktan farkını unutup,

Aklını peynir ekmek gibi yiyeni de.

 

Bu kadar kuzu kurt hikâyesinden sonra,

Sadede gelmem gerekirse kardeşler,

Biz insanız ve insan kalmalıyız değil mi?

Birileri bize maskeli balodaymışız gibi, sürekli kostüm biçe dursun.

Biz rolümüzü ta ruhlar âleminde seçmiştik düşünsenize.

Unutanlar varsa hatırlasın!

Orada soruyu soran Allah,

Cevaplayan ise biz kullardı.

Ve biz O’nun bize vereceği ilâhî eğitimi almak üzere,

Kaydolduk hayat üniversitesine.

Hem de gönüllüce.

Şimdi ne mi oldu?

Dünya cazip geldi!

Öğrencilikse meşakkatli.

Ama gelin siz bence, bu dünya da biraz,

Biraz zoru seçmeyi başarın ki

Sözünde duranlardan ve umduklarını değil,

Ummadıklarını bile bulanlardan olabilin!

Şimdi bir karar verin!

Ya başarılı öğrenci olup, diploma töreninde kep fırlatabileceksiniz,

Ya da sorumlu değilmiş gibi yaşamaya devam edeceksiniz.

Ne o ağır mı geldi söylediklerim?

Sahi siz sorumlu gibi davranıyor musunuz ki?

Bunu iddia ederken aslında söylediğinize, siz bile inanmadınız değil mi?

Ama bilin ki yaşadığınız bu hayat, hayat değil, hayatımsı.

İyi ama mış gibi yapmak için gelmediniz ki.

Doğrusu ölümünde mış gibisi yok değil mi?

Peki, siz böyle yaşayarak,

Yalancı, hain yahut zevkine düşkün bir tablo çizdiğinizin, farkında değil misiniz?

Oysa her şey ne kadar da gerçek.

Doğum kadar ölümünde gerçek olduğunu,

Bilmeyeniniz var mı aranızda?

‘Yok’ dediğinizi duymasam da yok olduğunu biliyorum.

Siz ne derseniz deyin,

Beni hiç tanımasanız da dost olduğumu,

İnsanlıkta eşiniz olduğumu,

Size gerçekleri, apaçık gerçekleri söylemekle mükellef olduğum için,

Kafanızı şişirmek,

Lafla peynir gemisi yürütmek,

Size muhalefet etmek gibi,

Basit dertlerim olmadığını bilmenizi istiyorum.

Ve sizi yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşle uyarmak istiyorum.

Gelin ateşten değil,

Cennetten gelen davetiyenin kıymetini bilelim.

Orada bu satırlar dile gelecek.

Okumuştunuz diyecek size birileri,

Söylemiştin diyecek bana da.

Siz duyduklarınızdan,

Ben söylediklerimi yapıp yapmadığımdan,

Hesap vereceğimi adım gibi biliyorum!

Ve o gün,

O bana gelmeden önce, ben iyilerdendim.

O geldikten sonra saptım diyerek, birbirini suçlayanlardan değil,

İyi ki o gün bu satırları yazmışsınız,

İyi ki bizi uyarmışsınız!

Aslında hiç duymamış da değildim.

‘O gün var ya o gün, bir milat oldu benim için!’

Demenizi tüm kalbimle diliyorum.

İnanın bu benim ve benim gibi Rabbine kul olmayı seçenler için,

Dünya ve içindeki her şeyden daha sevimli.

Birinin ahiretine dünyadan ışık tutmuş olmak,

İnanılmaz derecede mutluluk verici.

Ne kadar başardığımızı orada göreceğiz.

Dilerim oynamış ve oyalanmışlardan farkımızı her halimizle belgeliyoruzdur değil mi?

Çünkü Allah bizi,

İnsanlık ailesi içinden çıkarılmış,

En hayırlı ümmet’ olarak tanımlıyor.

Öyle ise hep bu bilinçle davranabilmeliyiz.

‘Böl, parçala, yut!’ diyen kurtlara inat,

‘Sev, paylaş ve mutlu ol!’ diyerek insanlığımızı göstermeliyiz.

Hatice Dilek Öztürk

Şikayeti Kesin!

ŞİKÂYETİ KESİN!

Biraz edep ya hu! Yaz gelir sıcaktan, kış gelir soğuktan şikâyet ederiz. Biraz sıcak bassa, “ah biraz esse, yaprak kımıldamıyor” diyen bizler, rüzgâr esmeye başlasa bu kez de rüzgârla kavgaya gireriz. Hele yağmur dile gelse pek bir dertli. İyi ki insanın elinde değil doğanın ipleri. Biraz öfkelensek düşmanlarımızı yakar kavurur, kinlendi isek saçıp savurur, sözlerimizle ortama buz kestirir, küfürleri belki sağanak sağanak yağdırırız diye düşünüyorum. Nereden mi biliyorum bunları? Tecrübe desem inanır mısınız?

İyi ki rızık kapısı elimizde değil, kapıya geleni kovar, çelik kilit taktırır, kıyamet saatine kadar bencilce, yapayalnız tıkınırdık. Bize verilen onca nimete ihanet eder sonra da obez oldum der hayıflanır, bu kez de bunun için harcamaya sızlanırız. Hiç bıkmadık dırdırdan, vırvırdan, zırzırdan, gırgırdan, mırmırdan, hırhırdan… Ne zaman barış içinde, kardeşçe yaşayabilecek, “Hoş geldin. Gel, bu dünya sana da bana da yeter. Zaten ne sana ne bana kalacak” demeyi bilebilip başarabilip durumu kotarabileceğiz biliyor musunuz? Biz susup O ve elçisi konuştuğu zaman. Şikâyeti kesip şükrü artırdığımız, yerden ve gökten rızıklandırılmayı hak etmek için, edepsizliğin her türünden kaçıp edeple yoğrulduğumuz zaman. Edep ya hu! Edep ey kul!

Hatice Dilek Cengiz

Can Sahiplerine Duyurulur

CAN SAHİPLERİNE DUYURULUR

Eviniz, arabanız, paranız var mı diye sormuyorum?

Varsa mübarek olsun,

Sizi mübarek kılmakta rahmet olsun,

Yoksa Rahman en hayırlı ve en kolay şekilde,

Size ihsan buyursun diyorum.

Fakat bugün konumuz o ya da bu değil.

Ben, sen, o yani biz kardeşler!

Canınız var değil mi?

Öyleyse elinizi vicdanınıza koyun,

Şunları bir düşünün istiyorum.

 

Yokken var kılındığımız şu âlemde,

Varlığımızın ne ifade ettiğini hiç düşündünüz mü diye,

Sormak istiyorum!

Ben benim, ‘doğru!’

Ama ‘Ben kimim?’ sorusunu hiç kendinize sordunuz mu?

Beni ben yapan ne?

Ya da beni ondan ayıran ne?

Ben ne zamandan beri,

Ben olmam gerektiğini fark ettim?

Ya da gerçekten ben bu muyum?

Ben bende ki bene, ne kadar vakıfım?

Ben onunla neyi, ne kadar ve ne zaman yapmalıyım?

Ne kadarını yaptım?

Veya yapabildim?

O veya ben neyi ifade ediyoruz?

Ya neyi ifade etmeliyiz?

Onun ya da benim kim olduğumun önemi var mı?

Mesele ben miyim?

Olması gereken mi?

Sahi olması gereken ne ki?

Kim biliyor?

Ben bileni biliyor muyum?

Bilmem bana yetiyor mu?

Katıksızca teslim oluyor muyum?

Yaşıyorsam, ‘yaşama’ hakkını,

Olması gerektiği şekilde veriyor muyum?

Kimi günleri hiç yaşanmamış saymak istercesine mi?

Yoksa ‘İyi ki yaşadım!’ dercesine mi yaşıyorum?

Yaşamı, yaşama alanımı, yaşadıklarımı sahipleniyor muyum?

Yoksa iğreti bir hayat mı yaşadıklarım?

Sırf yaşıyor olduğum için mi yaşıyorum?

Yaşamam gerektiğinin kaçta kaçında başarılıyım?

Başarmak elimde de ben mi kaçıyorum?

Sahi ben ne istiyorum?

İstediklerimi elde etmek için ne yaptım?

Yaparken ne kadar candandım?

Canımın sıkıntısı, niye hep bana bir şeylerin ters gittiğini hissettiriyor?

Nere de ve ne zaman sınıfta kalmış gibi ağlıyorum?

Sınıfı geçme ihtimalimin olması bile, niye beni şevkle tutuşturmuyor?

Neden bu kadar çabuk yıkılıyorum?

Gücümün gücü nereden beslenmeli?

Ben neden güç kaybederken bile ders almıyorum?

Onu bunu değil,

Beni nerede kaybetmişsem,

Niçin orada aramıyorum?

Kaçtığım kim ve ne?

Kaçışım neden?

Kaçmakta olmaktan bile şikâyetçi iken ben,

Niye kırmızı ışıkta bile durmuyorum?

Neden sürekli kaza yapıp,

Kazazedeyi oynuyorum?

Çığa dönüşmüş duygularımın esiri olmamak için,

Güneşin eritmesini beklemem, hiç inandırıcı değil!

Ya da kurtarıcı prenslerin olmadığı,

Devlerin masallarda kaldığı,

Yaşananların apaçık gerçekler olduğu,

Acının, zulmün, korkunun, açlığın her yanı sardığı şu âlemde,

Ben neyle ve neden oyalanıyorum!

İşim ne benim?

İşimin adı ne?

İşlerimi niye bir türlü yola koyamıyorum?

Sahi yol ne?

Yöntem ne?

Yolda kalmak adına mı bütün bu yaptıklarım?

Yoksa yoldan çıkmanın ne olduğunu da mı bilmiyorum?

Öyle ise neden yola mayın döşeyenlerle,

Yolcuyu yolundan etmek isteyenlerle,

Yolu yol kılanı terke edip, sefa sürenlerleyim!

Ne işim var benim bu tip insanlarla?

Kime? Neden? Nasıl bu kadar çok kez kanıyorum.

Kandırılmadığımı,

Aslında kanabilmek için bile,

Neleri yok saydığımı,

Ne zaman itiraf edeceğim?

Etsem ne yazar ki düzelmedikten sonra ben!

Beni ne zaman kulağından tutup, dize getireceğim?

Benim işte bu ben?

Senin ya da onun bana,

Ben istemediğim sürece ne faydası olabilir ki?

Öyle dik ki burnum?

Öyle çılgın ki benliğim?

Öyle nankör ki nefsim?

Ben bile bana söz geçiremiyorum?

Ben benle bile geçinemiyorum?

Ben beni bensiz bırakmak uğruna,

Ben benden çoğu zaman vazgeçiyorum!

Ben niye benim için uğraşmıyorum?

Ben, beni hâlâ yeteri kadar tanımıyorum demek ki diyorsanız,

İzin verin ben cevap vereyim.

Belli ki evet tanımıyorsunuz!

Can bu oyuna gelmez.

Hele ihmale hiç gelmez.

Bilirsiniz yarım doktor candan,

Yarım imam dinden eder ya,

Siz ‘tam canla Canan’a kavuşmak istiyorsanız.

Siz bari canınıza kıymet verin.

Hem öyle bir kıymet verin ki

Bedeli Cennet olsun kardeşler.

Canımızı can pazarına düşürerek,

Kendimize yazık etmeyelim!

Yazık ama sizce de değil mi?

Hem de çok yazık!

Haydi, öyleyse hatamızdan dönmeyi bilelim.

Ve gerçekten canımızın kıymetini bilelim!

 Hatice Dilek Cengiz

Sevmek

SEVMEK

Kimi? Nasıl? Ne kadar? derseniz;

Üzerinde uzun uzun düşünülmeli derim kardeşler!

Önce Yaratanı sevmeli insan.

İnsan olma şerefini kuşanmış olmak istiyorsa.

Yaratanını sevmeyen,

Yaratılmışı ne kadar ve nasıl sever ki?

Hem sevgisine ne kadar inanılır ki?

Sahi sevgi ölçülebilir mi ki derseniz,

Evet, ölçülür ya kardeşler diyeceğim?

Nasıl ve nerede mi?

Kalple elbette!

Hadi öyle ise sevgi terazimizi bir güzel kuralım kalbimizin ortasına,

Sonra da başlayalım tartmaya.

Komik, hata değil mi?

İyi ama kimi, nasıl ve neye göre tartacağız değil mi?

Sevgi bu, soyut bir kavram!

Nasıl ölçülebilir ki?

Öyle ise biraz kafa yoralım bu işe ne dersiniz kardeşler?

Birinin birini sevdiğini,

Hem de çok sevdiğini,

Nasıl anlarsınız kardeşler?

Çok basit aslında!

Hâlinden, tavrından, bakışından, duruşundan, sözünden, sesinden,

İlgisinden, iletişiminden, merhametinden, muhabbetinden,

Saygısından, hürmetinden, özeninden, dikkatinden,

Sabrından, koruyup kollamasından, ihtiyaçlarını önemsemesinden,

İnce fikirli davranmasından, kırmayışından, terk etmeyişinden,

Bekletmeyişinden, kükremeyişinden, incitmemeye gösterdiği özenden

Falan filan kardeşler.

Öyle çok şey söylenebilir ki değil mi?

Gelin size çok şey söylemeden öz şeyler söyleyeyim.

Hayat bu,

Ne yöne akacağı belli değil gibi görünse de,

Emin olun akışı biz belirliyoruz irademizle kardeşler!

İradesini kontrol etmeyi başaranlar,

Çok şey kazanacak ileride.

İlerisini sakın uzak sanmayın.

Emin olun uzak değil.

Ölüm kadar yakın!

Adeta ensemizde.

Öyle ise gelin bir plan yapalım hep birlikte.

Bugünden sonra kendimizi iyi hissettirenleri sevelim öncelikle.

Niye mi?

Sevginin iyileştirici etkisi var da ondan kardeşler.

Bakın bakalım bugüne kadar kim,

Ya da kimler size iyi geldi diye,

Bir teste sokun kendinizi.

Kim size ne kattı?

Kim sizden almadan da verdi?

Kim sizinle hep vardı?

Ya da var olmanız için ne gerekiyorsa yaptı?

Kimin varlığı olmazsa olmazınızdı?

Kimsizken kendinizi yalnız, yaralı, eksik hissettiniz?

Kiminle yeşerdiğinizi,

Yeni umutlara,

Güzelliklere yelken açtığınızı,

Ya da açacağınızı hissettiniz?

Kim size gerçekten yakındı?

Kim tüm ihtiyaçlarını hiç sızlanmadan karşıladı?

Kim sırdaşınız, gönüldaşınız, kalp komşunuz olabildi?

Kim sizi hiçbir zaman veya şartta terk etmedi?

Düşünüp buldunuz mu?

Yoksa daha okurken sıralayıp durdunuz mu isimleri?

Peki, cevabınız Allah olabildi mi?

Kardeşler!

Biraz insaflı olup düşünmeniz,

Düşünmekle kalmayıp inanmanız,

İnandığınızı iddia ediyorsanız ispatlamanız gerekmez mi?

Bu nasıl bir sevgi ki,

Sahi sevmeyen sevilmeyi hak eder mi?

Siz Allah’ı sevdiniz mi ki?

Onun sevgisini hissedebildiniz mi ki?

Ona olan sevginizi ne zaman, nerede, nasıl gösterdiniz ki?

Oysa söz konusu insan ise sevdiğimiz,

Her şey ne kadar da netleşiyor değil mi?

Hani çocuk olsa anlar kimin kimi sevdiğini.

Kimin gerçekten sevdiğini,

Kimin ‘mış gibi’ yaptığını.

Kimin sevmeyi bile beceremeyecek kadar taşlaştığını!

Böyle işte kardeşler.

Aslında her şey ne kadar da şeffaf,

Bizler ne kadar da kolay, sanki çocuk kandırır gibi,

Yaşayıp gittiğimizi sanıyorduk bugüne dek!

İyi ama sormazlar mı, ya da söylemezler mi adama?

Artık çocuk değiliz ki?

Ne ben çocuğum ne de sizler öyle değil mi?

Hadi öyle ise mademki koca koca insan olduk,

Bugünden sonra önce Rabbimizi,

Sonra da birbirimizi sevelim kardeşler.

Bir şartla yalnız,

Birbirimizi severken de O’nun adına ve O’nun adıyla sevelim kardeşler!

Gerisi masal,

Gerisi hikâye kardeşler.

Gerisi inanın başı hoş bir melodi gibi geliyorsa da kulağa,

Sonunun çığlıkla bitmemesi, hani nerede ise imkânsız gibi.

Neden mi?

Çünkü sonuç ekseriyetle trajedi.

Bugüne kadar hangi seven,

Sevdiğini koşulsuz mutlu edebilmiş ki?

Mümkün değil!

Değil mi kardeşler?

Öyle ise sınırsız mutluluğa koşabilecek yarışçılar olmak lazım.

Yarışmak için tutuşanları bulmak lazım.

Aynı anda aynı yöne dönüp, hiç durmaksızın koşmak lazım.

Zaman bu öyle hızlı akıp gidiyor ki?

Sakın ha boş laflara kanmayın!

Dedim ya artık hiçbirimiz çocuk değiliz değil mi?

Selâm olsun birbirini Allah için sevip,

Sevgileriyle ebede göçmek için tüm samimiyetini ortaya koyanlara.

Arşın gölgesinde gölgelenebilecek kadar kaliteli bir sevgiyi,

Yüreklerinde hissedebilenlere ve hissettirebilenlere.

Âmin!

 Hatice Dilek Cengiz

İnsan Neden Pişman Olur?

İNSAN NEDEN PİŞMAN OLUR?

Ey insan!

Her şeyi mükemmel planlayan,

Kâinatın içindeki bildiğimiz ve bilmediğimiz her şeyin,

En ince ayrıntısına kadar tasarımını yapan,

Yaratan, yöneten, düzenleyen O.

Sanıyor musunuz ki, sizde bir eksik veya yanlış yapılmış olsun?

Hayır, hayır insanın eşrefi mahlûkat olduğunu unutmamalısınız.

Öyle ise sizi Rabbiniz hakkında şüpheye düşüren ne?

O sizi mükemmel yarattığı halde,

Siz neden bunu ispatlayamıyorsunuz?

İspatlayamıyor mu yoksa ispatlamak mı istemiyorsunuz?

İspatlamak istemeyenler baş kaldıranlar,

Onları es geçiyorum?

Niye mi?

Rabbini es geçen, es geçilmeyi hak ettiği için!

Öyle ise gelin,

İspatlayamayan bizlerin nerede yanıldığını düşünelim.

Hadi hep birlikte tüm samimiyetimizle düşünelim.

Bugüne kadar,

Neden, ne zaman ve ne kadar pişmanlık duyduk kim bilir değil mi?

Haddini hesabını tutamayacak kadar olsa bile çekinmeyin.

Sakın pes etmeyin ve sahneden inmeyin!

Ne zaman inmeniz gerektiğine karar verecek olanın,

Siz olmadığınızı hatırlayın ve sabredin!

Hâlâ yaşıyor olduğumuza göre,

Hâlâ bir şeyleri düzeltme fırsatı veriliyor,

İdrak ettiniz mi?

Biliyor musunuz?

Allah’ın bir müjdesi var Kur’an’da?

‘Kim ki Allah’tan hakkı ile korkarsa,

Allah ona iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir!’

Anladınız mı şimdi işin sırrı nerede kardeşler?

Lütfen tüm önyargılarınızı bir tarafa bırakın.

İnsansanız, insan olmanın rahmetini ve zahmetini göze alın.

Zahmeti rahmete çevirecek olanın Kur’an olacağını kavrayın.

Bu din zorluk çekelim diye inmedi.

Bu hayat çile çekelim diye verilmedi.

Bu aklı Allah korkusu ile kullandığınızda,

Eğer bizi şaşırtmayacağını vaat eden Rahman’sa,

Bizim O’ndan ne kadar korktuğumuzu tartmamız gerekmez mi?

İşe nefsi, şeytanı, dünyayı değil de,

Allah’ı, Peygamberi ve Kur’an’ı baş tacı ederek giriştiğinizde,

‘Ya Rabbi şöyle istiyorum. Çünkü…’ dediğinizde,

Kurduğunuz cümleler sizi tatmin ediyorsa,

Gönlünüz yayla gibi genişleyip,

İçerisinde bahar çiçekleri açmış gibi ferahlıyorsa,

Aklınıza hiçbir alternatif görüş gelmeden,

Evet, işte bu.

Doğrusu bu.

Hakçası bu.

Aslolan bu.

Eminim bu! diyebiliyorsanız,

Siz basiretle yolunuzu bulmuş,

Ve Allah’ın yardımına nail olmuşsunuz demektir.

Fakat kafanız karmakarışık,

Gönlünüz darmadağınık,

İşleriniz sarpa sarmış durumdaysa,

Siz Hakk’ı unutup, halkı

Siz Allah’ı unutup nefsi,

Siz ahireti unutup dünyayı tercih ettiniz,

Bu yüzden de bir türlü sükûnete eremediniz demektir.

Oysa bu din bize nasihattir.

Gelin bugünden sonra,

İçiniz neyle yatışıyorsa,

O içinize yatan şeyi, Allah’ın huzurunda da savunabilecek,

‘Evet, Rabbim çok düşündüm doğrusu buydu, bencesi buydu.’

‘Dünya ve ahiretim adına buydu!’ diyebilecekseniz,

Hiç düşünmeden seçiminizi yapın.

Seçtiğinizle mutlu olmaya bakın.

Ve asla pişman olmayın!

Çünkü pişman olmak hata yapıldığının alametidir?

Eğer karar verdim sanırken, pişmanlık duyuyorsanız,

Doğru yaptım sanırken, yanıldınız demektir.

O zaman da geç olmadan,

Dönüp tam tersi bir manevrayla,

Kendinizi ateşten korumaya çalışın.

Ateş bu,

İnsana delicesine susamış olduğu anlatılıyor kitabımızda.

Eğer biri sizi,

Allah’a ve Cennet’e davet ediyorsa,

Gecikmeden Cennet yolcusu olmayı seçin.

Aldığınız kararla mutlu olun.

Azim sahibi peygamberler gibi azmedin ve kazanın.

Kendinize mutluluğu yasaklamayı seçerek,

Şeytanın oyuncağı olmayın!

Unutmayın Allah’tan korkan birine, Allah

İyice düşündüğünde,

Doğruyu bulduracaktır.

Daima doğruyu bulanlardan,

Pişman olunmayacak adımlar atanlardan,

Her iki dünyada da âfiyetle yaşamayı seçenlerden olmanız,

Seçimlerinizle Allah’a yaklaşmanız,

Yaklaştıklarınızla dolu dolu eylemlere imza atıp,

Cennetin özlediği kullardan olmanız duası ile.

Âmin!

Hatice Dilek Öztürk

Kitap’la Yaşamak

Kitap’la Yaşamak!

Birbirimizi ve birbirlerini Allah için sevmeyi başaramayanlardan hayır beklemek ham bir hayal. Önce nefislerdeki kıskançlığı ve benliği yenip, biz olmayı ve küfre karşı bir duvarın tuğlaları kadar aynılaşabilmeliyiz. Bu da ancak Kitap’lı bir hayatı seçmek ve yaşamakla mümkün. Kitaba dokunmakla, okuyup okuyup geçmekle, başkalarını uyarmak için okumakla, kitabın tafsilatına takılıp hükmü es geçmekle, anlayamam aymazlığında bocalamakla, kitabı anlattığı söylenen kitaplarla oyalanıp kaynağı ihmal etmekle, bir kısmını önemseyip diğer kısımlarını önemsiz sanmakla, güzel sesle seslendirip ezber yarışmaları yapmakla, ben başardım demek için iş yapmaya kalkmakla olmaz kardeş. Rahman tez zaman da aklımızı başımıza devşire.  Devşire ki beyni kalbe, kalbi Rabbe teslim edenlerle birlikte ümmetin dirilişi gerçekleşe…Amin. Kalemin Rabbine Andolsun ki hepimiz sorumluyuz!!!

Hatice Dilek Öztürk

Kardeşlerime Kardeşçe Tavsiyelerim

Kardeşlerime Kardeşçe Tavsiyelerim

İnsanlar hakkında ne zaman sanarsanız, o zaman yanılırsınız.
Olana değil olmasını istediğinize her inandığınızda;
Dünya adına kaybetmiş görünebilirsiniz fakat Ahiret adına kar ettiniz inanın.
Niye mi?
İnandığına inandıklarınıza inanmak isteyerek, hüsnüzan yaptınız da ondan.
İşte tam da bu nedenle kardeşler;
Aldatan olmaktansa aldatılmış olmayı yeğleyin.
Emrolunduğunuz gibi dosdoğru yaşamayı şeref bilin.
Perdenin kapanacağı an geldiğinde
son gülenler,
öncelikle Rablerine sonra da iman ehline ihanet etmeyenler olacak umudu, size daima umut olsun inşaallah.
Ne mutlu Allah’tan ümit kesmeyenlere
ve ne mutlu kendisinden ümit edenlerin ümitlerini yitirmeyenlere!
Hatice Dilek Öztürk

Duymak ve Dinlemek Arasındaki Fark

DUYMAK VE DİNLEMEK

ARASINDAKİ FARK?

Çoğu zaman duymakla yetindiğinizi ve aslında karşı tarafı hiç ama hiç dinlemediğinizi fark ettiniz mi? Peki bunu açık yüreklilikle ifade edip muhatabınızdan tekrarlamasını istediniz mi? Yoksa dürüstlük, hatayı kabul etme, özür dileme gerekirse, muhatabınızı dinleme nezaketi göstermeniz yitirilmiş değerler, hâlbuki tüm bu sayılanların peygamberi bir eylem olduğunu unuttunuz mu?

O ne yapardı biliyor musunuz? Önce dinlerdi. Hem de tüm içtenliği ile. Yüzüne bakardı konuşurken. Onu her hali ile önemsediğini hissettirirdi.

Eğer iletişimde olduğu kişi elini tutsa, o bırakmadığı sürece bırakmayarak, sevgi dolu ve alçakgönüllü oluşunu tüm beden dili ile yansıtırdı.

Alay etmez, azarlamaz, tartışmaz, surat asmaz, kaba ve küfürlü konuşmaz, bıktıracak kadar lafı uzatmaz, laf kesmez hatta lafın sonunun geldiğinden emin olmak için “söyledikleriniz bitti mi?” diye sorar, “bitti” cevabını duymadan ağzını açıp tek kelam etmez, konuşmaya başladığı andan itibaren ah sussa değil de susmasa diyecek kadar dikkatli, fasih ve öz konuşurdu.

Oysa biz dinlermiş gibi yaparken, ilgilenmiş gibi olmak için sorular sorup anlamış gibi yaparak, sözde karşımızdakini ama aslında kendimizi kandırıyoruz. Ya da umursamazlık atı alıp Üsküdar’ı geçtiği için, bu kopuşların bizi bir gün yalnızlığa mahkûm edeceğini düşünmeden, bencil bir hayata yelken açmış, akıntının büyüsü ile önümüzdeki şelalenin bizi baş aşağı uçuracağının bile farkında değiliz. Oysa suyun sesi kulaklarımıza geliyor. Ancak duyduklarımıza takılmadığımız için, kendi sonumuzu kendimiz hazırlamakta pek maharetliyiz.

Öyleyse Allah bir dil ve iki dudak vermişken, iki kulak vermesinde bir hikmet olduğunu anlayıp çok dinleyip az konuşun bugünden sonra ne dersiniz? Her yönden gelen her sesi dinleyin fakat siz sözün en güzeline uyacak bir bilinci taşımadığınız sürece, ne bilmenin, ne dinlemenin, ne de söylemenin vebalden başka bir katkısı olmayacaktır.

Kendinize bir iyilik yaparak, söz haksa dinleyip yüz çevirenlerden olmamak için, bilginin hamalı değil, bilgi ile hayâlı olmayı seçip bilgeliğe doğru yelken açın.

Yaptıklarınızı söyleyin

Söylediklerinizi iyi bilin

Sizi daima Rahmân’ın dinlediği

Bilinci ile hareket etmenin,

Gücünü keşfedin.

HATİCE DİLEK ÖZTÜRK

Kardeşçe Bir Öğüt!

Kardeşçe bir öğüt!
Elbette almak isteyenlere.

Kararlıyım!
Artık anlaşılmayı beklemek yerine anlatıp susmayı seçiyorum.
Biliyorum ki anlamak için çaba sarfeden anlar.
Anlaşanlar birbirlerini anlayanlardır.
Fakat anlamak istememek diye bir gerçeğin olduğunu Kuran bize öğretir.
Değil mi ki İbrahim as için “Aslında bu genç haklı dedikleri halde küfürde ayak direttiler.”
Değil mi ki Musa as “Rabbim sözlerime anlaşılırlık ver dedi.”
Demek ki anlamayanlar:
ya dinlemediklerinden,
ya işlerine gelmediğinden,
ya da inanmak
istemediklerinden,
hatalarını sürdürüyorlar.
Anlamak isteyenle sizi, en iyi şekilde anlaştıracak olansa Rahman!
Emin olun ki O bir hayır gördüğüne işittirir.
Öyle ise hayrın ve şerrin Maliki’ ne sığının ve
bekleyin kardeşler.
Olanda hayır vardır deriz ya hep.
Hayrın ne olduğunu bekleyin ve görün!
Hatice Dilek Öztürk

Öfke Zehirden Acı

ÖFKE ZEHİRDEN ACI

Baldan tatlı bir hayat yaşamak çok mu zor? Bu şartlar altında evet. Yenilen, içilen, seyredilen, dinlenen ne varsa sağanak sağanak öfke yağdırıyor kasınıza, kemiğinize, etinize işliyorsa çok zor! Böyle yaparak, ömrünüzü yiyen bir bakteriye dönüştürmeyin sorunlarınızı.

Artık onların yediklerini yemekten vazgeçin.

Onlar gibi eğlenmekten,

Onlar gibi dinlenmekten,

Onlar gibi yatmaktan, istifa edip kendi tarzınızı belirleyin.

Bir farkınız olsun. Onlar kendilerinin reklamını yapadursun, siz Ashabın reklamını yapın.

Klâs bir duruşunuz olsun. Müslimce sevin sevdiklerinizi, Ömer’ce öfkelenin Allah için, Ebu Bekir’ce verin, Ali’ce bilin, Osman’ca edeplenin.

Görün bakalım karanlık caddelerden siz geçtikçe aydınlanma olmayacak mı?

Herkesin çok konuştuğu ama çoğu zaman Kitab’ı bilmeksizin konuştuğu şu dünyada, siz sadece bildiğiniz konularda konuşun. Konuştuklarınızsa Rahmânî olsun.

Öfkelenmeyin, öfkelenmeyin, öfkelenmeyin!

Öfke baldan tatlı değil, bilin ki zehirden acı. Her öfkelendiğinizde, içinizde bomba patlatmışçasına kendinize zarar verdiğinizi bilin.

Nefsinize bir haksızlık mı yapıldı? “Kendimi tutmayı artık başaracağım, çılgına dönmeyeceğim, dilimi ısırmışçasına ortamdan kısa bir süre uzaklaşıp sonra duygularımı söyleyeceğim!” deyin içinizden. Sonra dönün sakin bir dille neden kızgın, kırgın, haklı olduğunuzu düşündüğünüzü anlatın bir kez. Laf anlayana anlatılır, anlamadığını fark ediyorsanız ilişkinize alt bir seviyeye getirerek, o günden sonra geri çekin kendinizi.

Bazen sürekli iletişim kurmanız gereken biri ise sizi geren, takva sahibi olmak isteyenlerden iseniz, küçük hatalarını affedin etrafınızdakilerin. Çünkü Allah takva sahiplerinin, insanların kusurlarını affedeceğini söylüyor. Siz onları affedin ki Rahmân da sizi affetsin.

Her öfkenizi yuttuğunuzda sabır cennetine yatırım yaptığınızı, her öfkenizi kustuğunuzda ise; iki rekât namaz kılıp etrafı da gererek kul hakkına girdiğinizden, hem Rahmân’dan hem de kullarından özür dileyin.

Bol bol Sabur, Halim, Kerim, Latif, Rahmân isimleri ile Rabbinize sığınıp sizi de yumuşak huylu hale getirmesi için dua edin.

Korkulan değil, sayılan

Kaçılan değil, aranan

Sövülen değil, takdir edilen

Cezalandıran değil, bağışlayan

Hesap soran değil, hesap sorulacak âleme göç etmeden uyaran

Bıktıracak kadar konuşan değil, konuşmaları ve tarzı ile ortamı ısıtan

Dehşet saçan değil, Rahmet peygamberi gibi emniyet sunan

Avazı çıktığı kadar bağırmak yerine, volümü iyi ayarlanmış kalp yumuşatacak bir ses tonu ile konuşabilmek için, çok sıkı hazırlık yapın. Neyle mi? Hucurât sûresinin birinci ve ikinci âyetleri ile: “Seslerinizi Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçirmeye kalkmayın. Yoksa bütün amelleriniz boşa gider!”

Hatice Dilek Öztürk