Dağların Taşıyamadığını Taşımak
DAĞLARIN TAŞIYAMADIĞINI TAŞIMAK!
Bunun için cansız değil, canlı olmak gerek kardeşler.
Bunun için sıradan değil sıra dışı olmayı bilmek,
Bilmekle kalmayıp irkilip kendimize gelmek,
Ne olmuştu? Nasıl olmuştu?Peki neden?
Diyebilmek gerek.
Çok soru sormak gerek nefse ve çok cevap almak gerek yürekten.
Çok dinlemiş olmak gerek her hikmetli sesi,
Çok uzak durmak gerek zilletten ve şirretten.
Durmak gerek!
Dimdik kale gibi ayakta.
Gerekirse günlerce susmak ama vazgeçmemek,
Ama pes etmemek gerek.
Hamdım piştim diyebilmek için, ateşle dağlanılan anlarda,
Sukutun serinliğinde, imanla yanmak gerek.
Anmak gerek her an, her yerde O’nu!
Safiyane bir dille içten kopup gelenleri,
Gözyaşları ile paketleyip zatına sunmak gerek.
Göze yaş, dile dua, kalbe sızı getirenleri,
Bir bir saymak, dökmek gerek secdeye.
Sormak gerek bilenler üstü bilene,
Kişiye özel cevapların şifrelerini çözmek için,
Kapanmak gerek kitaba,
Ve açılmak gerek kitapla.
Fezaya çıkmış gibi, sanki konuşmuş gibi,
Sanki ölmek üzere olduğunu anlamış gibi af dilemek gerek.
Af Rabbim Af! diyerek
Gereği gibi kul olamadığımızı itiraf etmek gerek.
Affedilmek umudunu diri tutmakla birlikte,
Fırtına da sallanan tek kişilik kayığımızda, batıp gidenlerden olmamak için,
Küreklere çok sıkı asılmak gerek.
İzlendiğimizi, dinlendiğimizi, çok sevdiğimizi ispatlamak için,
Elimizin erdiğini,
Dilimizin döndüğünü,
Gücümüzün yettiğini yükleyen bir Rabbe kul olmanın ferahlığını,
Tüm benliğimize içirmek gerek.
Susayan, acıkan, korkan, arzulayan,yorulan, bıkan nefsin kangren olmuş uzuvlarını,
Bir kartal kararlığıyla koparmak, kesmek, budamak gerek.
Ve sonra yükseklere yükselmek için,
Yüksek idealleri kuşanmak,
Takva azığı gagamızda,
Sabır zırhı pençemizde,
Parıldayan yepyeni tüylerimizle yükselmek,
Yükselmeye niyetlenmek,
Rüzgarı ardımıza,
Yağmuru mataramıza,
Kardeşlerimizi etrafımıza toplayıp,
Ben geldim diyebilecek cesareti göstermek için,
Bu dünyanın albenisine gözünü yummak,
Ufka hipnozlanıp,
Kanat çırpmak gerek.
Acı mı? Olmak zorunda,
Hüzün mü? Benim süsüm,
Tevekkül mü? Demirbaşım,
İman mı? Yol arkadaşım demek,
Dağları un ufak eden doğrularla,
Damarımıza kan, dilimize ferman,gözümüze nur, kalbimize sürur yükleyip,
Dingin, emin, halim ve cesur olmayı kanatlarımızda toplamam gerek.
İşte ancak o zaman,
Kolayı kolay olan kitabımızdan öğrenip,
Hayırlı işlerde aceleyi,
Zor işlerde pes etmemeyi,
Zorun zorluğu haram oluşundan mı yoksa deyip,
Helali haramdan ayırt etmeyi,
Çok ama çok iyi başarmak gerek.
Niye mi?
Salih amel işleyenler ancak kanat çırpmış olacak,
Ve sonra cennette Hüdhüd’le buluşacak,
Kusva ile dertleşecek,
Kıtmir’le sohbet edebilecekte ondan.
İnsanlık ailesi adına insanca eylemlerde bulunmadığımızda,
Bir kuş, bir deve, bir köpek bile hayvanlık yarışında ipi göğüslemişken,
Ben niye, neden, nasıl başaramam dememiz gerekmez mi?
Ve bu halden imtina edip,
‘Tamam yeter artık!
Ey şeytan ve ey nefis düş yakamdan!’ diyebilip,
Hep birlikte kanat çırpmayı istiyorum,
Vakit şimdi!
Mevsim Sonbahar!
Ümmetçe Rabbimize göçelim mi?
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Bugün O Gün Olsaydı!
BU GÜN O GÜN OLSAYDI!
Evet bu gün o gün olsaydı ne yapardınız?
Ya da ne yapmazdınız?
Bu günü diğerlerinden farklı kılmak için, bu güne dek yaptınız?
Ne yaptıysanız yaptınız aslında.
Bence önemli olan ne yapmadığınız?
Öyle ya, bu güne kadar neler yapmadık ki?
Korkulası, acınası, üzülünesi, unutulası, kahredilesi işler mi bunlar?
Yoksa sevinilesi, onur duyulası,
Mutlu olunası, coşulası, hatırlanılası işler miydi?
Eğer hatırladıklarınız içinizi ezdi ise,
Gelin sizinle koyu bir sohbete dalalım.
Dipsiz kuyularda gibi davranmanın anlamsızlığının anlamını kavrayıp,
Sarılalım sımsıkı birbirimize,
Tutalım ve kaldıralım!
Ve sonra ışıkları yakalım kardeşler.
Farz edelim ki dünya evine yeni girdik.
Karanlıktan çıkmanın tek yolunun,
Aydınlığın tuşuna basmakta olduğunu anlayalım,
Anlatalım, bıkmadan usanmadan anlatalım.
Elbette dinlemek isteyene kardeşler.
Zorbalık bizim nemize gerek.
Biz biz olalım dilimizin döndüğünce uyaralım.
Hani belki dinleyen, belki anlayan, belki anlamak isteyen olur diye.
‘Yok eğer;’Ne münasebet ben hiç pişman olacak iş yapmadım!’ diyebiliyorsanız,
Sizi gıpta ile anıp, herkese anlatalım.
Ve ‘Bunu nasıl başardığınızı bir gün sizden dinleyelim!’ diyeceğim kardeşler.
Fakat biliyor musunuz?
Pek inandırıcı gelmedi desem bana kırılmazsınız değil mi?
Hani daha önce de söylediğim gibi, ben dostum kardeşler.
Dostun dostuna faydası olabilsin diye,
Gelin biz bu dünyada, birbirimizi ‘gerçek dost’ seçelim.
Gerçek dost yalnız kendini düşünmez,
En az kendi kadar dostunu da düşünür.
Hatta dostunu, kendine önceler kardeşler.
Öyle ucuzlatmaya yahut indirime gidilmemeli böylesi kavramlarda,
Bunlar çok önemli gerçekler.
Laf değil icraat ister.
Canı cana katmak ve Canana öylece varmak için,
Terk etmeden ve darılmadan,
Küsmeden ve nefsi için kızmadan,
Onun her daim yanı başında olmak, bunun için azami gayret etmek ister.
Öyle uzak ta bir köy var tarzında, dost olunmaz!
Dostluk vefa ister, ter ister, yürek ister kardeşler.
Her şeyi yapın demeyeceğim, hakçasını yapın!
Ama lütfen siz siz olun,
Dostluğun da içini boşaltmayın kardeşler.
İçi boşaltılacak bir şey varsa o da; düşmanlık, ihanet, zulüm bohçamız olsun.
Gelin bundan böyle, ne gelin, ne de güvey olun kardeşler!
Bu düğün bizi ecele götürür.
Götürdüğü yerde de bırakır.
Sonra oracıkta, yapayalnız kalıveririz kardeşler.
Bu günden sonra düşmanı dosttan ayırt etmeyi bilelim,
Baltayı kime ve ne zaman indirdiğimize dikkat edelim.
Biraz olsun insafa gelip, ürpermeyi bilelim!
Gerçek dosta yol almakta olduğumuz şu dünyadan,
Olması gerektiği gibi göçmenin şifrelerini birlikte çözelim.
Her gün başlı başına bir değer aslında.
Üstelik kuyruksuz, diplomasız, emeksiz.
Bize bedavadan sunulmuş, binlerce değer varken hayatımızda,
Görmedim ,duymadım, bilmiyorum diyen hayvancağızı,
Taklit etmeyelim.
Bu masal eskidi kardeşler!
Modası geçeli çok oldu.
Artık modası geçmeyecek olanı seçip,
Ebediyete göçerken giyeceğimiz kefenin sıradanlığını bari hatırlayıp, kendimize gelelim.
Ve aklımızı başımıza devşirelim!
Bizler nasıl oluyor da, bize verilen onca değeri,
Bu kadar kolayca harcayıveriyoruz.
Sahi harcadığımız kim ve ne ki?
Biz ve hayat mı?
Hayatta bizi bize getiren,
Bize bizi sevdiren,
Bizden bizi kurtaran kimler ve neler desem, neleri sayabilirsiniz ki?
Allah ve İslam değil mi kardeşler?
Hadi bu kez de ‘Yok canım sen de!’ dediğinizi varsayalım.
Biraz da bunun üzerinde duralım ve konuşalım kardeşler.
Milyonda bir olasılıkta verseniz haklılığıma,
Sizden biraz zaman istiyorum.
Diyelim ki ölümü yok saydınız ya da yokmuşçasına yaşadınız.
Ölüm treni gelmeyecek ve bizi alıp götürmeyecek mi gerçekten?
Kaçış var mı yani?
Yok deseniz de demeseniz de artık ben söze giriyor,
‘Var kardeşler var!
Ölüm var!
Ama kaçış yok!’ demek istiyorum.
Sözünüzü suni falan değil, inanın hakiki balla kesiyorum.
Gayemse bir parmak bal çalıp ağzınıza gitmek olmadı hiç, bu güne dek.
Varsam varım dedim, yoksam yokum!
Bunu bu kadar net söylemesini istedim herkesin de daima.
Hem de bizzat yüzüme.
Kendimizi ya da birilerini kandırmaya ne hacet ki kardeşler?
Kanmak ta istemeyiz, kandırmakta, kandırılmakta.
Zaten kandıranın kendini kandıracağı Kuran’la sabit değil mi?
Öyle ise gelin başımızı ellerimizin arasına alalım,
Ve düşünelim , düşünelim , düşünelim kardeşler.
Öldükten sonra, hala neleri yapmış olmayı isterdik?
Öldükten sonra, kimden ya da kimlerden kaçmak isterdik?
Öldükten sonra, nerede yaşamak isterdik?
Öldükten sonra, kimi ya da kimleri görmek bile istemezdik?
Öldükten sonra, geriye gönderilsek, geridekilere en çok ne söylemek isterdik?
Öldükten sonra, geridekilere ne bırakmak isterdik?
Öldükten sonra, nasıl anılmak isterdik?
Öldükten sonra, kiminle ya da kimlerle aynı yerde olmak isterdik?
Öldükten sonra, ya rütbemizin ne olmasını isterdik?
Öldükten sonra, neleri, neden, ne için yok etmek isterdik?
Öldükten sonra, ilk ne söylemek isterdik?
Öldükten sonra değil kardeşler!
Bütün bunları ölmeden önce düşünmezsek eğer,
Yanmışız, mahvolmuşuz, bitmişiz demektir aslında.
Sizce de öyle değil mi?
Ölmeden öleceğini bilip ona uygun hareket etmeli.
Yoksa biliyor olmanın ne anlamı var ki?
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Nefis, Vicdan, Şeytan Üçgeninde İnsan!
NEFİS-ŞEYTAN-VİCDAN ÜÇGENİNDE İNSAN
İçimizdeki üç ses:
“Hepimiz her an seçim yapmaktayız, farkında olsak da olmasak da hep karar anları yaşadığımız anlar. Bazen sözün bittiği, duyguların kütleştiği, düşüncelerin serseri mayın gibi sağa-sola savrulduğu anlar vardır. Birileri fütursuzca sizin adınıza, sizin yerinize kararlar alıyordur ya da almaya çalışıyordur aklı sıra. Kulağınızı tırmalayan buyurgan bir sesle hükmeder, hükmetmek ister adeta tüm varlığınıza. Siz ise orada öylece seyrederken olan biteni, yüreğinizde fırtınalar koparan anları ilmek ilmek dokursunuz Rahmân’a sunacağınız dilekçenize… İyi ki sen varsın, bilirsin bildiğini unutmazsın, görürsün görmediğini iddia etmezsin, duyarsın hiç çıkmayan, çıkamayan yakarışları bile dudaklardan yahut yüreklerden. Sen korur kollarsın, verir ama istemezsin. Çünkü sen, ihtiyacı, aczi olmayansın. Oysa biz kulların öyle miyiz…”
“Ağzımızı açmaya görelim. Ne kadar da öylesine çıkar kelimeler. Yağmur gibi yağdırırız istediğimizde harfleri fakat yağan kurşun gibi deler yürekleri… Bakışlarımız ezip geçer karşımızdakini. Hani bir sinek olsa karşısındaki, cama yapıştıracakmış gibi… Sesimiz gök gürültüsünü andırır. Saatlerce dinmeyecek bir fırtına eser ortalıkta… Ve savrulur ne varsa etrafa. Tıpkı ağzından yılanlar dökülen masal kahramanı gibi sokar bedeninizi her kelime. Ya sonra… Ağlamaklı bir ses düşer ahizeme, “Artık dayanamıyorum, içim parçalanıyor, kulaklarım yanıyor duyduklarımdan,” “Yıllarımı verdim ben” serzenişleri. Gün geçmez ki bu tür bir telefon almayayım. O an beynimde şimşekler çakar adeta. Bu kadar empati çok mu dersiniz? Bir bilseniz, duysanız insanın insana reva gördüklerini. Hoş bilirsiniz ya benden belki de daha iyisini. Ben yine de söylemeden geçmeyeyim hissettiklerimi. Neyi paylaşamıyoruz bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki hayatı paylaşamadığımız kesin. Tutkular, egolar, hırslarımız, öfkelerimiz, sapkınlık ve taşkınlıklarımız kısaca. Rağmen bir hayat bizimkisi. Kitab’a, Peygamber’e, akla, kalbe inat yaşıyoruz her şeyi. Biliyoruz ama sindirmediğimiz bilgiler yarı yolda, ilk durakta rotadan çıkarıyor bizi. Oysa caydırıcılar tek tek sayılmış İlahî Kelâm’da. Nefsanî arzulara, özellikle kadınlara ve oğullara, altına ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük dünyanın geçici menfaatleri. Değer mi ebedî bir hayatı, ebedî bir hayat arkadaşını, minicik, savunmasız bir yavrunun serçe kuş yüreğini, anneyi, babayı ve kardeşi ezip geçen sığ akılla verilmiş üç kuruşluk bedeller uğruna yorgan yakmaya? Heyhat yakıyoruz. Çünkü biz haddi aştık!
Bırakın kulların hakkını, üzerindeki Rahmân’ın hakkını hiçe sayandan ne beklenir! “Çıkmadık candan umut kesilmez!” demekten başka bir şey gelmiyor aklıma.
“Ne yapmalı ve nasıl yapmalı ki, devam eden hayatın yükü omuzlarımızı çökertmesin. Hemen sol elinizi kaldırıp beş parmağınızı açın göz hizanızda. Sonra sağ elle başlayın tek tek parmaklarınızı saymaya. Bir; “Beni üzen, bana hayatı zindana çeviren bu insanı ben yaratmadım.” İki; “Rızkını ben vermiyorum.” Üç; “Bana hesap vermeyecek.” Dört; “Ben öldürmeyeceğim.” Beş; “Ben diriltmeyeceğim.” Yeterli sanırım bu saydıklarım. “Bugünden sonra kimseye bekçi olmayacağım” diye bir söz verip kapatın elinizi, yürüyün dosdoğru yolunuzda.
Ben, insanda üç tür iç ses olduğuna inanıyorum. İşin en dikkate değer yanı, her üç sesin de bizim sesimiz olduğu yanılgısına kapılmamızdır. Yani içimizdeki benin sesi bunlar. Bir; Fıtrattan gelen “Rahmânî ses.” Yani vicdan dediğimiz, bize daima doğruları fısıldayan ses. İki; vesvese denilen “Şeytanî ses.” Hep kötü ve çirkin işlere davet eden ses. Üç; yaratılışta bize insan olmak hasebiyle verilen, seçme yetkisi olan, iyiye ve kötüye meyledebilen “nefsanî ses.” Nefsimizi eğitir, onu daima iyiye yönlendirirsek, fıtratın sesiyle birleştiğinde şeytanın fısıltısı sadece bir vesvese olarak kalacaktır.
Her şey burada düğümleniyor. Eğer bizler, şeytanın Rahmân’la yaptığı konuşmayı hatırlar ve salih bir kul olursak, şeytanla ancak mücadele edebileceğimizi de biliriz. Çünkü şeytan, “Onların hepsini azdıracağım” derken, “Senin salih kulların müstesna” diye bir kayıt düşmüştür. Onun bize yaklaşma yolları olan dört yolu kapatırsak, bambaşka bir çığır açmış oluruz hayatımızda. O, önden yaklaşıp ahireti uzak gösterirken, bizi gelecek kaygısıyla korkutur. Ardınızdan yaklaşır, geçmişin yüklerini her daim belleğinizde taşıtır. Ne kadar eskiden yaşanmış da olsa, attırmaz yüreklerinizden siz atmaya çalışmaz ve başarma yolları aramazsanız. Sağınızdan yaklaşır ki, kendinizi bir şey sanın ve kibrinizle aldanın. Güzel amellerle övündürüp daha güzelini yapanı görmezden geldirir sinsice. Oysa dünya söz konusu olduğunda nasıl da tersine işletir sistemi ve hep daha lüksünü, daha fazlasını istetir hırslarına esir olana. Ve soldan yaklaşır. Sen bittin, sen mahvoldun, seni artık -ne kul ne Allah- hiç kimse affetmeze inandırır ve umutsuzca batağa daha çok saplanır kalır insan. Yani hep bir mücadele; ya zafer ya hezimettir aslında her aldığımız karar. Çünkü biz iki dünyaya inananlar olarak eğer ahiret öncelikli bir hayatı yudum yudum içmeye talipsek tüm acılara rağmen son güleni oynayabiliriz ve bilin ki ahireti satın almak için mücadele edene Rahmân, dünyayı promosyon olarak sunacaktır.
Hatice Dilek Cengiz
- Published in Makalelerim
Kendinizle söyleşiye Var Mısınız?
KENDİNİZLE SÖYLEŞİYE VAR MISINIZ?
Kendinizi hiç dinler misiniz?
Kendinizi tanıyor musunuz?
Peki ya kendinizle barışık olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Kendi kendinizle buluşup şöyle güzel,
Yıpratıcı olmayan, verimli bir sohbete dalıyor musunuz?
Bunu hiç yaptınız mı bu güne dek?
Yoksa hep kaçtınız mı kendinizden bile?
Ne dediniz size?
En önemli anlarda onu konuşturdunuz mu?
Yoksa hep, diline biber sürerim tarzı tehditler savurdunuz,
Ya da duymamak için iç sesinizi, kıstınız mı?
Ona hep hor davranmanın bedelini ağır ödeseniz de,
Hala ders almadınız mı?
Sahi siz kim?
O kim?
Siz ayrı, o ayrı telden mi çalıyor?
Buna inandınız mı?
Kim inandırdı sizi?
Hiç durup baktınız mı oraya?
Ta içinize, en gizlinize bir yolculuk yaptınız mı?
Uzaktan seyreder gibi hiç yaptınız mı kendinizi?
Deniz gibi dalgalandığınız, durulduğunuz, kabardığınız, karardığınız anları fark ettiniz mi?
Yahut yakamozların pırıl pırıl parladığı bir gece şölenine katıldınız mı?
Güneşin yakmadığı nefis bir gününüzde, uçsuz maviliğinize daldınız mı?
Halleştiniz mi?
Dertleştiniz mi?
Paylaştınız mı neyiniz varsa kendi kendinizle?
Yoksa hep köşe kaçmaca mıydı bu güne dek oynadığınız oyunun adı?
Sahi yorulmadınız mı?
Ya o yani siz, sizden bıkmadınız mı?
Siz onu anlamak için uğraşırken,
Onun hala pes etmediğini gözlemlediğinize göre,
Sizin size dost olmaktan başka çareniz olamayacağını hissetmediniz mi?
İnsan kendine bunu niye yapar?
İnsan en iyi kendine yanlış yapar demeyesiniz sakın!
Niyesini düşünmek ve artık bu yanlışa bir dur demek vakti gelmedi mi?
Geldi de geçiyor bile değil mi?
Hadi artık dönün evinize!
Bırakın şimdi vatan kurtarmayı,
Dünya emredildiği gibi dönüyor,
Kainatta canlı cansız herkes,yapması gerekeni mükemmel yapıyor,
Biz insanoğlu dışında, her şey ve herkes olması gerekeni harfiyen yapıyor değil mi?
Ya biz?
‘Bu kainat sınıfının yaramaz öğrencisi olmaktan ne zaman vazgeçecek,
Ne zaman aslımıza döneceğiz diye sormanın vakti gelmedi mi kendinize?
Sorun ve alın cevabınızı?
Bu güne dek durduğunuz kabahat!
Kalkın ve düşün yola!
Konuşun, tanışın, kaynaşın kendinizle.
Sarılın iç beninize ki içiniz ferahlasın!
Söndürün yanan ocakları elbirliği ile.
Olsun deyin!
Geçti! Gitti! Bitti deyin!
‘Ama bak gelecek hala gelecek!
Göreceksin deyin!
‘Ve sen artık acele etmeden beklemeyi bilmelisin!’ deyin ona!
Sevin, hoş ve kibar davranın,
Artık dost olmanın keyfine varın.
Ve sonra gerçek dostu anlatın.
Hiç bir zaman terk etmeyen ve darılmayanı.
Yaratanı, yöneteni, davet edeni anlatın ona.
Cennet deyin, Peygamber deyin, Vuslat deyin!
Sonra ‘Artık düşünme!’
‘Düşünmen gerekenden başkasını!’
‘Bakma geriye , pes etme, küsme kendine!’ deyin.
Tutun sımsıcak elinden onun yürüyün.
Ta ki huzura dek,
Bedenimizle birlikte başaracağız, başarmalıyız,
Başarmak bizim yani senin ve benim elimde deyin.
Bu güne kadar ne olmuş olursa olsun,
Nerede ne kadar büyük yanlışlara düşmüş olsan da,
İnsansın sen ve yanılmış, unutmuş, kanmış olabilirsin,
Fakat senin çok merhametli bir Rabbin var!
Dön ona anlat acziyetini,
Göster samimiyetini,
Karar ver ve kararında sabit kalmayı bil yeter ki!
Kalamazsın diyenlere kanma.
Sözünde durup gidenlere bak sen,
Sınıfta kalanlara değil.
Çıtanı hep yüksek tut!
Her gün az kaldı diyerek yaşa,
Başarmama az kaldı!
Çünkü şaka değil bu söylediğim belki de gerçekten az kaldı!
Sakın azı çokmuş gibi yaşayıp, ömrünü har vurup harman savurma!
Ve şu satır aralarında, sana çok şey anlatamaya çalıştığımı ne olur anla!
Sakın ha kızma bana!
Ben senim, sen de ben!
Hepimiz insan değil miyiz?
Öyleyse ben dostum!
Gitmeden ben, inan bana!
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Becerikli Olunur mu? Doğulur mu?
BECERİKLİ OLUNUR MU, DOĞULUR MU?
Ben Allah’ın adil olduğuna inananlardanım. Öyleyse gelin artık şu mazeretleri bir tarafa bırakalım. Kendimize dürüst olup emrolunduğumuz gibi dosdoğru kalalım.
Ve parolamız: “Mazeret yok”
Olmuyor yapamıyorum…
Aslında inanıyorum ama…
… İzin vermiyor
Bana bir ilham gelse…
Bir dahakine söz…
Üff! Canım istemiyor…
Senin kadar becerikli değilim!
Ben peygamber değilim…
Bana kimse öğretmedi…
Fırsatım yok…
Biliyorum ama…
Çünkü bunların her biri rengârenk yalanlardan… Yalanın rengi olmaz kardeşler, yalan yalandır. Yalanı pembeye, beyaza boyayan şeytandır. Yalansa, simsiyahtır. Kalbi karartır.
Savaşta ve arabulmak kastı ile söylenen müstesna. Fakat bir uyarıda daha bulunmalıyım ki, korkutarak yalana teşvik eden de yalanın günahına ortaktır bilesiniz. Kalbi olana, hakkıyla korkana, Rasûl’ü ciddiye alana; duyurulur.
Neden mazeret yok biliyor musunuz?
Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklememiştir de ondan.
İnanmak dille değil, kalple ve eylemle olur. İnandık demekle bırakılıverip cehennemden azad edilemezsiniz. İnandığınızı yaşamazsanız, yaşadığınıza inanmaya başlarsınız der Peygamber!
Yeryüzü Allah’ın ve biz sadece misafirleriz. Öyleyse kimden izin almanız gerektiğini bir kez daha ciddi ciddi düşünmelisiniz. Allah’tan hakkıyla korkanlar öğüt alıp düşünürler. Eğer hâlâ almıyorsanız, Allah’tan hakkıyla korkmuyorsunuz demektir! Ertelemeyin, çünkü erteleyenler tembellik yelkenlisinde, gaflet denizine kucak açmış, sarmaş dolaş, çer çöp misali sürükleniyorlar; nefis, şeytan ve şeytanlaşmış insan üçgeninde.
Canın sahibi bile canı çıksın dediğine göre, sen en iyisi bugünden sonra canını dinleyip de nefsini ilah edinme! Yoksa nankörlerle Nur’a ihanetin bedelini narla ödersin.
Kimseyle yarışmak zorunda değilsin. Sen gizlide ve açıkta O’na yaranmaya bak. Koşamıyorsan yürü, yürüyemiyorsan emekle… Ama bir şeyler yap ki, iki günün bir geçmesin. Sapmış olanın sapması sana zarar vermeyeceğine göre, hep kendini geçesin.
Eğer örnek olmamız gerekmeseydi ve eğer insan olmasaydık, elçi bir insan seçilmezdi.
Kendini “Ben peygamber değilim”lerle kandırma. Kimse sana “Sen peygambersin” demedi! Sadece onun gibi yaşa ki, yarın cennet sancağının altında “Ben de ümmet listesine kayıtlıyım! Bekleyin!” diyebilesin.
Kimsenin öğretmesine gerek yok. Okuma yazman yoksa bir okuyan yazandan öğren, varsa aklını başına topla. Daha 7 yaşında okuma-yazma öğrendin. Yazık değil mi, onca zamandır Kur’ân okumayan ve güle oynaya okula gittiğini sanan sen, ateşe gidiyorsun, akıllansana.
Fırsatlar tren gibidir, ya durakta bekler, zamanı gelince binersin ya da bir ömür trenin geçip gidişini seyredersin. Kalk, artık uyan, yolcusun ama hâlâ yatıyorsun, valizin hazır değil, yola çıkıyorsun!
Bilmek yetseydi eğer, bilip de yaşamayana eşek denmezdi. Öyle ya biliyorum dedikten sonra yaşamadığını söylersen, kendini ele vermiş, şahit tutmuş olursun. Kurumlanma, edeplen. Güzel söze kulak ver, göklerde şereflen.
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Ümidin Bittiği Yerde Küfür Başlar!
ÜMİDİN BİTTİĞİ YERDE KÜFÜR BAŞLAR!
Dünya bu, her şey bitebilir! Paran bitebilir mesela; daha alacak çok şeyin varken!
Sevgin bitebilir, eğer ihanete, vefasızlığa, yalana maruz kalırsan. Kolunda derman kalmayabilir, boşa kürek çektiysen. Ayağının altına muz kabuğu koyup ayağını kaydırabilir, başını yardırabilir dost bildiğin kardeşlerin, soyun, sopun, eşin, çocuğun, ailen, yedi sülalen.
Yani dünya bu, her şey bazen ters gidebilir?
Kim bilir hikmeti nedir? Belki aldığın seni zehirleyecek, sevdiğin öldürecek, kazandıkların, mal varlığın ateş, odun olup seni yakacak.
Uğruna ömür harcadığın yolun boş olduğu sana ölüm anında Azrail tarafından fısıldanacak! Sen yola düş, hikmeti ara! Bulduğunda yapış ona. Sen seni asla terketmeyene çevir yönünü. Ümit ek yürek tarlana ki, iman yeşersin.
Küfür ayrık otudur.
Tarlayı kurutur!
Ömrü çürütür!
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Tutarlı Bir Hayata Merhaba
TUTARLI BİR HAYATA MERHABA!
Doğmalı insan!
Kolayına gelen kadarı ile kitabını okuyarak, her güne yeniden doğmalı.
Balığın karnına bile girmiş olsa, tevbeye ve tevhide sarılarak, kurtulmayı başarmalı.
Güzel bir hayatı yaşamak benim elimde diyerek, kolları sıvamalı.
Gününü gün etmek isteyenlerden farkını, her zaman ve zeminde ortaya koymalı.
Doğduğu dünyanın gerçeklerini, doğmasını dileyene sorup uygulamalı.
Doğdumsa ne olmuştan kurtulup niye sinin, kulluk için olduğunu anlamalı ve anlatmalı.
Doğumu bir şölenken, ölümünü felakete çevirmemeyi başarmalı.
Doğduğu yeri, doğduğu aileyi, doğduğu zamanı doğru okumalı ve yazmalı.
Doğarken ölmüşüm batağında saplanıp kalmamalı.
Ağlamalı İnsan!
Başlangıçta nefes almak, sonrasında rahatlamak için ağlamalı.
Düştüğünde acıdığını, üzüldüğünde kırıldığını, sevindiğinde heyecanını belli etmekten korkmamalı.
Bir şeyler ters gittiğinde, elinden bir şey gelmediğinde, tıkandığında açılmak için ağlayabilir olmalı.
Yıprandığında, uslandığında,acı çektiğinde, pişman olduğunda yakarabilecek bir kıvamda yaşamalı.
Ağladığı demlerde bile, nezaketinden ödün vermeyerek, göz ve gönül eşliğinde duygularını anlatmalı.
Ağlatan şey ne ise doğru tespit ederek, soyut olmaktan çıkarıp somutlaştırabilmeli.
Ağlamamaya kendini zorlamaktansa, bu hale düşmeyecek bir bilince ermeli.
Ağlamakla işin bittiğini değil, başladığını önce kendisine göstermeli.
Ağlayabilmenin bir erdem olduğu gerçeği ile, kendi acılarından kendine, çay demleyebilmeli.
Gülmeli İnsan!
En çok ta kendine gülmeli.
Acze düştüğü anlara bakıp, kul olduğu gerçeğini bir kez daha idrak edebilmeli.
Olana bitene, yapılana edilene, yoksa şöyle miydi pozitifliğiyle bakmayı başarabilmeli.
Gün gelip boş versene diyebileceği şeyleri, gecikmeden bu günden gülücüklerle yolcu edebilmeli.
Gülümseyebilmeyi bir meziyet, asık suratı bir eziyet bilmeli.
Gülümsenmesi gereken yerde kahkaha atarak, rahmeti fütursuzluğa çevirmemeli.
Gülünmeyecek yerlerde bile gülerek, kendini densiz ya da komik duruma düşürmemeli.
Gülerken ağlatmamak için, yerli yersiz konuşmaktan kaçınmalı.
Gülümsemeye ihtiyacı olduğunu hissettiklerine, güzel anlar yaşatabilmeyi başarmalı.
Konuşmalı insan!
Susmaması gereken anlarda susarak, sevdiklerini kahretmemeli.
Kiminle, nerede, nasıl ve ne şekilde konuşulacağını;düşünerek, okuyarak, gözlemleyerek öğrenmeli.
Kalbi coşturanı, ayağa kaldıranı, umudu diri tutanı, söylemeyi bilmeli.
Kaba ve katı yürekli olmadan, güzelce ve yumuşakça uyarabilmeli.
Konuştuğunda,az ve öz söyleyerek, kimse de usanç uyandırmamalı.
Konuşturmak için değil, dinlemek ve anlamak için, bilmediğini sormalı.
Konuştuğundan çok iş yaparak, güven uyandırabilmeli.
Konuşmalarıyla yolcu edileceğini bilip, sözün gücünü kullanabilecek ehliyette olmalı.
Kelimeleri inci gibi derinlerden seçmeli ve yürek toprağına, marifetle ekmeli.
Yemeli insan!
İhtiyacı kadarıyla , temiz ve helal olanı neyse onları yemeli.
Ne kendini, ne bir başkasını yiyip bitirircesine, bir hayat yaşamamalı.
Yenilmesi gerekeni gerekmeyenden ayırt edecek bir bilinçte olup, bedenini ifsad etmemeyi bilmeli.
Davet edildiğinde, adabıyla ve muhakkak besmele ile başlayıp, şükürle nihayetlendirmeli.
Yenilecekler için gösterdiği özenden çok fazlasını, hesap vereceklerine göstermeli.
Yemek esnasında, lüzumsuz ya da can sıkıcı konuşmayarak, yemeği zakkuma çevirmemeli.
Yemekten herkese ne kadar düştüğünü gözlemleyip, tek başınaymış gibi hareket etmemeli.
Yemeğe davet edildim diye, bütün gün ya da gecede, ev sahibine yük olmamalı.
Yemekte israfa kaçmaktan korkup, aç, bitap, hasta ya da fakirleri gözetmeli.
Giyinmeli insan!
Örtünmek için giyinmeli.
Kendisinin kimi ve neyi temsil ettiğini, giysileriyle net belli edebilmeli.
Kumaşı, modeli, tarzı, estetiği, ile kendisi hakkında, temel bir intiba bırakabilmeli.
Tertemiz olmakla kalmayıp, sade , düzgün ve yakışanı, Allah’ın iznine göre seçebilmeli.
Gözü de gönlüde rahatsız etmeyecek şekliyle giyinip, saygınlığını ve olgunluğunu hissettirebilmeli.
Giyerken ve çıkarırken ,imkan, sağlık ve nice alternatifler sunan Rabbine, gereği gibi şükretmeli.
Giydiklerinin hakkını , giymediklerinin hesabını verebilecek şekilde davranmayı bilmeli.
Giyeceği olmayanı giydirmek için ,elinde avucunda olanı iyi değerlendirmeli.
Giyilmesi gerekenden, giyilmemesi gerekeni iyi ayırt edip, çirkin görüntülere , el, dil veya kalbi ile müdahale edebilmeli.
Giyinirken kim olduğunu, ne iş yaptığını, gelir seviyesini, yaşını, cinsiyetini,belli eder şekilde seçimler yapabilmeli.
Giydikleri ile kimlerin tuzağına düştüğünü fark edebilmeli.
Uyumalı insan!
Dinlenmek niyeti ile uyumalı.
Uyutmak isteyenlere kanmadığını belgelercesine, uykusunu her gece mutlaka bölebilmeli.
Kaçmak için değil, kalkmayı başarabilmek için yatağına yatmalı.
Kabuslar gördürecek, uykuyu böldürecek, uyku kalitesini düşürecek tüm tuzaklardan uzaklaşabilmeli.
Uyanık olduğu her anı dopdolu yaşamak için, dua ve muhasebe ile uykuya dalabilmeli.
Uyuyanları uyandırmak için az uyumayı göze alıp,çok çalışmalı.
Uyuyamayanlara gereken yardımı ve anlayışı gösterip, empati kurmalı.
Uyunmaması gerektiği anlara, uyumamayı başararak idmanlı olmalı.
Uykusunu ritme sokup, düzeni oturtarak,bedenini gereğinden çok yormamalı.
İnanmalı insan!
Rabbinin her söylediğinin,kendisinin hayrına olduğuna inanmalı.
Şirksiz bir imanla, her an Rahman’a bir adım daha yaklaştığının farkına varmalı.
Kimseyi zorla inandırmanın veya kimseye iman ikram edilemeyeceğinin farkında olmalı.
İmandan daha değerli bir nimet olmadığını, sıkça kendine hatırlatmalı.
İnandığı gibi yaşadığında, yaşadığının onun dini olacağı gerçeğini unutmamalı.
İnancı uğruna bedel ödemeyi göze almadan, Cennetin hayalini bile kurarak kendini kandırmamalı.
İnanmadıklarına inanmış gibi yaparak, dini oyun ve eğlence sanma yanlışına düşmemeli.
İnanabileceklerinin, yalnız Allah’tan korkanlar olması gerektiğinin, farkında olarak yaşamalı.
Sevmeli insan!
Sevilecek olan ne varsa sevebilmeyi, sevmeli.
Değer verdiklerini söylediklerinin, canını yakmamayı bilebilmeli.
Yaratılmışı sevdiğini söylerken,yaratanı gazaplandıracak bir tavra girmemeli.
En çok Rabbini, sonra Peygamberini, ardındansa kendini severek, Cennete aday olabilmeli.
Severken,kimi, ne zaman nasıl ve ne şekilde sevmesi gerektiğini, Vedud olan Rabbinden öğrenmeli.
Sevgisini hak etmeyenlere, gereksiz ilgi göstererek, duygularını har vurup harman savurtmamalı.
Sevilebilecek hale gelene dek, kendi yanlışlarını düzeltmeye çok mesai harcamalı.
Sevdim dedikten sonra değil ,öncesinde kendini iyi tartarak yürek yakmamalı.
Sevgiyi en güzel şekliye hissetmeli, hissettirebilmeli, hissettiremeyenlere yanlışlarını düzeltme fırsatı vermeli.
Korkmalı insan!
Kazanması gerekenleri, kaybetmekten korkmalı.
Rabbinin kudretini gereği üzere düşünüp, yürek telini titretmeli.
Hesabın çetin olacağı anları, bu dünya da hayra tebdil etmek için, canını dişine takmalı.
Yaptıklarını tekrarlar olmaktan, o hal üzere ölmekten korktuğu için, korkmalı.
Korkularını devşirmeli ve Rabbinin istediği şekle şemale çevirmeli.
Korktuğu için kaçtıklarına dönüp, kaçtığı için korktuğunu bilmeli.
Korkularını ilahi kitapla yargılayıp, gerekene beraat kararı vermeli.
Korkunun kendisini korkutmayı , Rabbinden başka hiç bir şeyden korkmayarak becermeli.
Korkusu sevgidense kıymetini, kaygıdansa hikmetini , acıdansa azmetmesini ve sabretmesini bilmeli.
Ölmeli insan!
Davası için, dev gibi ölmeli.
Rabbe yürürken boyut değiştireceği anda, şifre kelimeyi söyleyebilmeli.
Onca ölümlü arasında farkını fark ettirecek bir ölümü, kendisine hedef seçmeli.
Yaşamına değer katmayan her şey ve herkesi, yürek mezarlığına defnetmeyi bilmeli.
Son vuruşun muhteşem olması için,her vuruşa aynı ehemmiyeti verebilmeli.
Ölümün bile çok güzel olabileceğini ,ölümle yüzleştiğinde,nurlanmış bedeniyle şahitlik edebilmeli
Öldürülürken bile, pek çok kişinin dirilişine vesile olanlar olduğunu bilip, ders almalı.
Ölümü ense kökünde hissedip, kalıcı değil gidici, alıcı değil verici, yerici değil eğitici olmayı başarabilmeli.
Öldürmektense, yaşatmayı; bıktırmaktansa hatır gönül yapmayı bilmeli.
Ölülerle değil dirilerle , kötülerle değil iyilerle yol alıp, huzura esenlikle gelebilmeli.
İşte tüm bunları başarıp ta, tutarlı bir hayata ‘merhaba’ demeyi seçenlere, ‘selam olsun!’
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Bulutlar ve Biz
BULUTLAR VE BİZ
Bazen gökyüzüne baktığınız olmuştur ama lütfen bugünden sonra daha sık bakın.
Aslında sadece göğe değil yere de arıya, çiçeğe, böceğe, kuma, dağa, insana yani her şeye ciddiyetle, ilgiyle, merakla bir bakın, neler keşfedeceksiniz!
Bulutlara her baktığımda, bir zamanlar Peygamber’e inen Cebrail’in ufku nasıl kaplamış olduğunu merak etmişimdir. Âyetleri kalbe nasıl indirdiğini ve Ümmü Eymen’in Allah Rasûlü ölünce “gökle irtibatımız kesildi” deyişindeki hüznünü ve nasıl ağladığını hatırlayıp “Siz hiç değilse birebir şahit” oldunuz deyip ben de hâlimize ağlamışımdır.
Bulutlar sanki benim iç âlemime şahit olmakla kalmayıp adeta sırdaşımdır. Özel şeyler fısıldarlar ara ara. Bazen kara bulutlar görür, “Hüznüm nasıl da yansımış” derim. Bazen pofuduk küme küme bembeyaz pamuk yığınını andırırlar, çocukların pamuk şeker yediği an kadar neşelenir, her birini farklı bir şeye benzetirim. Bazen rüzgârın dağıttığı bulutlarla, sanki bir sulu boya tablo yaparım gökyüzünde.
Farklı şeyleri sembolize eden fırça darbelerini atmış gibi hisseder, eğlenirim. Sıcak bir gülümsemenin bana iyi geleceğini bilmekten midir bilmem gevşerim, duygularımı demlerim.
Bazen mavinin çok farklı tonları arasında keskin çizgilerle derin boşluklar yakalamışım gibi gelir, içine dalmak, evrene açılmak isterim. Bazen gri bulutlarda kararsızlıklarımı görür, kendimle yüzleşir, bir uçağın bırakacağı izlerle sanki “Artık yol bitti sanma, bak yeniden bu noktadan başlayarak farklı başlangıçlar yapabilirsin” derim. Ve bir jet uçağının bıraktığı helezonik şekillerin kısa bir süre sonra kaybolacak buz kütleleri olduğunu hatırlayıp “Nasıl da bana duman gibi görünüyorlar ve ne çabuk da kayboluyorlar” diyerek göründüğü gibi olmayan pek çok şey bulunduğunu, aslının öyle olamayabileceğini hatırlatır kendime, hikmetini bilmediğim konuda konuşmama kararı alırım. “Sakın sadece gördüğünle karar verme!” diye bir talimatı da verdikten sonra gözlerimi yumar, düşüncelere dalarım.
Bazen de deniz bulutlara taşınır sanki, göğün maviliğinde dalgaları ararım.
Ya geceler; bazen katran gibi simsiyah sarar üstümüzü. “Böyle gecelerin sabahının mutlaka olacağını bilmek bile yetmeyecek mi bana?” derken kendimi seccademe bırakır, ağlar, ağlar, ağlarım… Mevla’ma sığınırım! Bir yıldız ararım bir tane de olsa fakat nafile. Bazen bir sis kaplar, karanlık yetmezmiş gibi gören göz bile işe yaramaz. “Göz olsa ne yazar, gösteren Allah. O izin verirse görebiliyorsun işte!” derim. Bazı günler, yıldızlarla doludur koca feza. Kimi bir sim kadar küçük, kimi daha büyük. Ahenkle yanıp sönerler. Kimi yeşilimsi, kimi sarımsı, kimi beyaza yakın bir ışık saçar. Ay bir çörek gibi parlar yıldızlardan aldığı ödünç ışıkla. Nasıl cömertçe, kardeşçe eğlendiklerine bakar, sohbetlerine kulak verir, “Sizin de benim de Rabbim bir” deyip şükreder, iman ehli olduğuma sevinirim. Sonra aya oturup göğün boşluğunda sallandığımı hayal ederim. Çocukken ne de çok sallanmayı sever ve “uçur, uçur” dermişim anneme. Rabbim belki cennet bahçelerinde uçurur bizi annelerimiz ve tüm sevdiklerimizle hatta belki göklerde. Her dilekte bulunduğumuz şey olacak ise eğer, sınırsız hayal kurabiliriz değil mi?
Gökle sohbet işte böyle sürüp gider. Bir başka gün toprakla, başka bir gün yağan yağmurun elime düşen damlaları ile Allah Rasûlü gibi “Ahdini yeni yaptın Rabbinle biliyorum. Sen şahit ol ki ben de Rabbimi unutmadım” der, tebessüm edip selamlaşırım. Şehrin keşmekeşinden yorulduğunuz, insanlardan uzaklaşmak istediğiniz anlarda, çok uzaklara gitmeden, kulağınızla, gözünüzle ve kalbinizle kopun içinde bulunduğunuz andan, evrene dâhil olun.
Kendinize şöyle bir tepeden bakar gibi kuş bakışı ile bakın. Sorunlarınızı küçültün, şükrünüzü ve hamdınızı ise büyütün ve sığının O’na. O, sizi hiçbir zaman terk etmez ve size asla darılmaz. Öyleyse size verdiği müjdeli haberlerle sevinin. Sadece sabırla bekleyin. Beklerken de tembellik etmeyin. Tamam mı? Anlaştık mı?
Evet dediğinizi duymak istememden midir acaba, yürekten bir evet dediğinizi duyuyorum. Duanızı daima O’na yapın, hiç mutsuz olmazsınız. Elbette beklemeyi bildiğiniz sürece. Belki bu dünyada olmayacak istedikleriniz ama size sonsuzluk diyarında ne gibi güzellikler sunmasını istiyorsanız, haydi şimdi dilemeye başlayın. Fakat bütün bunlar davetli listesinde yer almanıza bağlı. Haydi, daha adınızı yazdırmadınız mı? Samimi iseniz gösterin bu samimiyetinizi. Kâinatın Rabbinden davet var. Sakın ola hafife alıp ihanet etmeyin!
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Yardım Edin!
YARDIM EDİN!
Çocukluğun en güzel yanı dert tasanın olmayışı mıydı?
Büyüdünüz mü?
Öyle ise sakın bir çocuğa kaldıramayacağı dertleri yüklemeyin!
Yaşlılığın en güzel yanı torun sevmek mi?
Yaşlandınız mı?
Öyle ise torunlarınızı çil yavrusu gibi muhabbet hanenize toplamayı bilin.
Genç olmanın en güzel yanı dinç ve enerjik olmak mı?
Öyle ise gücünüzü ve varlığınızı, sizden küçük ve büyüklerin hizmetinde kullanın,
Emperyalist teknoloji tasarımcıları ve firmalarının değil.
Artık bir anne adayı mı oldunuz?
Dünya da daha önce var olmayan kutsal bir emanet taşıdığınızı bilip,
Yavrunuzu size verene nasıl adayacağınızı öğrenin
Ve tabi ki siz de O’na adanın.
Adanmış bir Can’ın annesi olmanın izzetiyle, hamileliğiniz boyunca mutlu olmayı başarın.
Bir baba adayı mısınız yoksa?
Öyle ise İbrahim’i bir duruş için
Kime, nerede, ne söyleyeceğinizi,
Kim için neden vazgeçebileceğinizi bilin,
Gerektiğinde ise baltayı elinize almanın ciddiyetine erin.
Yukarı da saydıklarımın dışında bir kategoridesiniz diye,
Size sözüm yok zannetmeyin.
Sözüm insanım diyen herkese.
Siz siz olun,
Hemen şuracıkta şimdi
Ya kendinizi ya da kendinizle birlikte herkesi
Cehennemin yakıtı olmaktan koruyacak bir yol, bir yöntem bulun ya da bulmuşa uyun!
Sesimi duyan var mı?
Lütfen ses verin!
Vakit nakitten çok daha değerli.
Nakit kaybedilirse kazanılır fakat vakit asla değil mi?
Öyle ise harekete geçmekte lütfen gecikmeyin!
Yol İşte!
Virajıyla, patikasıyla, otobanıyla yol işte.
Kimi zaman zor ve dik.
Kimi zaman hızlı ve kolay.
Kimi zaman ağır aksak.
Kimi zaman pür neşe.
Kimi zaman katran yüklü bir gece.
Yol işte.
Yolcu olduğumuzu veya yolda olduğumuzu unuttuğumuz an başlıyoruz şikayete.
O niye şöyle?
Bu niye böyle?
Nedenler, nasıllar, niçinler.
Sorular, sorunlar, sorunlular.
Ve biz!
Köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığınız,
Tehdit edildiğiniz,
Suçladığınız,
Yargılandığınız,
Haksızlığa uğradığınız,
Konuşmayı bile anlamsız bulduğunuz,
Konuştuğunuzda ise boş konuşmuşçasına yadırgandığınız,
Sizi size yabancılaştıran haller ve tavırlar,
Sizi sizden iyi tanıyormuşçasına yapılan yorumlar,
Size rağmen, siz adına alınan kararlar,
Sizsizlikte kaybettiklerini size yıkanlar,
Sizinle olmayacak olmasını anlamlandıramayanlar,
Hayatı dar etmeye çalışanlar,
Ne yola, ne yolcuya, ne de yolun sahibine;
Hürmeti, itaati, vefası olmayanlar,
Olmadığının bile farkında olmayan, olamayan, oldurtmayanlar.
Oysa bizden istenen bu değildi değil mi?
Kulca yaşamak olmalıydı hedefimiz!
Hadi bu güne dek yapmadık, yapamadık,
Yahut bir şekilde başaramadık diyelim.
İyi ama;
Kendi dışında herkesi suçlayan,
Kendi dışında herkese kin kusan,
Kendi dışında kimin ya da kimlerin ne istediğini önemsemeyenlerin var olduğu şu dünya da,
Siz ve kendim içinse şu duayı ediyorum:
Rabbim bana ve tüm inanan kardeşlerime,
Deniz’de kuru bir yol aç!
Balığın karnından bizi kurtar ve yemyeşil bir vadiye çıkar.
Gökten ve yerden bizi rızıklandır.
Bize kurtuluş yollarını Sen hazırla.
Bize Hikmet yağmurları yağdır.
Düşmanlarımızı zelil,
Tüm Ümmeti Muhammediyi Aziz eyle!
Yolun sonuna varana dek,
Bizi yol da tut.
Yolu yolumuz olanlarla yollarımızı sana çıkar.
Fitnenin kol gezdiği her yerde,
Bizi bize ilk bakışta tanıt.
Düşmanlarımızın ise, bize uzanan ellerini kurut!
Mazlumun hakkını zalimden alacak bir güce ulaşana dek,
Güç ver Rabbim!
İhlas ver Rabbim!
Yalnızca seni hoşnut edecek bir bilinçle,
Sana bir ömür say yapmak istiyorum.
Tüm acziyetimle şahsım adına,
Ve seni gerçekten seven kulların adına,
Sana yakarıyorum!
Duamızın kanatlarını kıracak,
Amellerimizin dünyadayken affını diliyorum!
Dua edilecekte,
Dualara icabet edecekte,
En hayırlı şekliyle lütfedecekte,
Yalnız sensin, sen Rabbim!
Diyor ve ekliyorum!
Ben Sana dua ettikten sonra hiç mutsuz olmadım!
Canımın sahibi biricik Rabbim!
İçimin ta içini, en özeliyle bilenim!
Amin.
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim
Düşün Ama Neyi?
DÜŞÜN AMA NEYİ?
Kız ya da erkek arkadaşını, almak istediğin spor ayakkabıyı yahut jean’i değil,
Katılmak istediğin konseri, hayallerini süsleyen telefonları veya laptopları değil,
Düşün diyeni, önce Rabbini ve Peygamber’ini düşün!
Nereden gelip nereye gittiğini? Git bir Kur’ân al kitapevinden, otur ve başla nüzul sırası ile okumaya. Hadis oku. Gez Mekke, Medine sokaklarında. Kimi sahabiye yemeğe git, kimine yatılı misafir ol, gör evlerini, eşlerini, çocuklarını. Hz. Muhammed’in ardında safta durmadıysan da İbrahim makamında safta durmak için ilk turistik seyahatin Kâbe’ye olsun. Zaten Kâbe’nin Rabbinden davet var, O’nu evinde ziyaret etmeyecek misin? Ancak niyetin ibadet etmek olsun, gezmek, alışveriş yapmak değil.
Hayallerini, dünyalıklar değil cennetliklerle komşu, arkadaş olmak, tahtlara kurulmak ve en önemlisi Rabbin cemalini görmek süslesin!
Öyleyse haydi! Ey genç kardeşim! Haydi, silkin, gaflet tozlarını dök, sesimi duy, önünü gör ve ardında kalan her şeyi unut. Rabbe koşan bir er ol!
Hatice Dilek Öztürk
- Published in Makalelerim










