Geçmişinizle Barışın

GEÇMİŞİNİZLE BARIŞIN

İnsan ne de çabuk ve ne de çok pişmanlık duyabiliyor değil mi? Hayat ne de hızlı akıyor. İnsanlar, şartlar, siz nasıl da değişiyorsunuz? Ve evren kurulduğu günden bugüne ne çok değişim geçirdi biz gibi.

Ne ahlar, ne vaylar, ne vahlar çıktı bugüne dek ağzımızdan semaya. Ve biz nasıl da etimizle, kemiğimizle piştik hayat kazanında. Dertlerimiz bizi kavurdu, rengimiz attı bu kesin. Ama ağardık mı karardık mı orası meçhul desem bana gücenir misiniz? Pişerken etimize işlediyse acı, kıvama gelmeye başladık demektir. Ağaç bile sıcağa soğuğa farklı tepkiler verirken, biz toprağın üstünde aynı kalamazdık değil mi? Ya köklerimiz bir çim kadar kolay sökülen cinsten mi? Yoksa asırlık çınar gibi derinlere kollarını uzatıp sımsıkı bir ilişkide mi? Vefakâr dostu ile sürekli has bir alış verişte mi YÜREĞİNİZ?

Harımız arttıkça, acımızın arttığını düşünmek ne kadar gerçekçi. Bir eliyle kazanın altına odun atan, bir eliyle yarasına tuz basmaya çalışırken, var gücü ile bağıran biz miyiz?

Yanan kim? Yakan kim? Yanmak için yeni yeni yollar bulup tuzaklara düşen kim? Düşüren kim? Yolu bulup eli bulup yola gelmemekte direnirken, bir yandan da yol yöntemden bahsedip yolcuyu yolda bırakacak olmasına rağmen, yola çıkanlarla yol tutan kim?

Gelin her şeyden ve herkesten geçin, tevbe edin. Önce O (Rahmân) affetsin diye yakarın O’na. Affedilmenin sonsuz rahmeti sizi şefkatle sarsın. İçinizde hissedin. Ovalar gibi düzleşsin tümsekleriniz. Söğütler gibi eğilsin başınız öne, kışın karda açan kardelenler kadar nurlansın elleriniz. Emen bir bebeğin annesinin sütüne kavuştuğu andaki kadar, ılık ılık rahmet aksın damarlarınızdan. Meltem essin içinizde, düşüncelerinizdeki tüm tereddütlerin alnını secdeye değdirsin. Güneş gibi aydınlık bir yüzle, narçiçekleri açsın kararmış kalbinizin hüzün bahçesinde. Ve kuşlar size aynı yolun yolcusu olduğunu hatırlatsın, yücelsin gök katlarına âminleriniz.

Ve her ihtiyaç duyduğunuzda, tıklayacak bir rahmet kapınız olduğunu unutturmasın size yüzü kapkara kesilenler. Siz yönelin O’na, O sizi sevsin. Beslesin, büyütsün, olgunlaştırsın. Ve sonunda zaten kavuşacağınız, O’na sunacağınız salih amelleriniz arasında, büyük günahlarınız, büyük pişmanlıklarınız, büyük acılarınızdan daha büyük tevbe edişleriniz, yürek yangınlarınızı söndüren gözyaşı ırmağınız, kara bulutları dağıtan rahmet rüzgârlarınız çöp misali sizi hep üzen tüm anılarınızı hatırladıkça, çıkarttığım dersler başlığında topladığınız bilgileriniz, tecrübeleriniz, benzeri durumları yaşayacaklara tavsiyeleriniz dışındakileri atın gitsin. Siz siz olun bugünden sonra çöplükten beslenmeyin. Çöpleri eşeleyip pis kokudan rahatsız olmamak için, tevbe ateşinde onları topluca yakın, olmadı yanmayanlar varsa, es-Settâr’dan yardım dileyin, gömün onları. Yaşanmamış sayın, yolunuza derin bir teslimiyetle düştüğünüz yerden kalkarak devam edin. Her hatırınıza geldiğinde, ihlâsla tevbe ederek şeytanın hilesini hayra çevirin.

O hedefi aşmış kullarına müjde verirken af kapısında beklemeyin, beklemenize gerek kalmayacak bir hızla hesabınızı vermeye hazırlanın. Kendinize eziyet etmeyin. Yürekten bir yönelişle hep Allah deyin, her daim O’na yönelin ve sükûnete erin.

Hatice Dilek Öztürk

Duygulu Olun Duygusal Değil!

DUYGULU OLUN, DUYGUSAL DEĞİL!

Duygu; olay, insan, eşya, zaman, mekân kıskacında insanı boğan, üzen, yıpratan olmakla birlikte; diğer yandan ayaklarını yerden kesen, nefes aldıran, kanatlandıran, coşturan hisler demetidir. Her şeyde dengeye davet eden Rahmân, bu konuda da bizi duyguları muhafaza etmeye, beslemeye, ifade etmeye, dindirmeye davet ederken; abartmaya, kaptırmaya, azdırmaya izin vermediği gibi ezdirmeye, incitmeye, bastırmaya, yok saymaya da izin vermiyor.

Sevmeliyiz; O’nun sev dediklerini. Ölçüsünce sevmeliyiz. Bir gün düşman olabileceğimiz ihtimalini hiç hatırdan çıkarmadan. Ama en çok O’nu sevmeliyiz. Çünkü Allah kıskançtır. Kulunun kendinden çok hiçbir şeyi sevmesini, önemsemesini onaylamaz. Yerine kimsenin konulmasını affetmez. Çünkü insanın aklı nispetince algılayamayacağı kadar nedeni vardır. İspata da gerek yoktur. O vardır ve kudreti sınırsızdır. Varlığı ispat gerektirmeyecek kadar aşikârdır.

Korkmalıyız. En çok O’ndan. Ama azap etmesinden daha çok, rızasını kaybetmekten korkmalıyız. O azap etmez ki, hak etmeyene. Hak edene hakkını ödetmenin bir şeklidir cehennem. Bir nevi arındırma ünitesi desek, yanlış değerlendirmiş olmam diye umuyorum.

Zatından başka hiçbir şeyden korkmamayı öğrenmeli, kendimizi olgunlaştırmalıyız.

Öfkelenmeliyiz! Allah’a Rasûlü’ne, dinimize, Kitab’ımıza, düşmanımıza (Allah’ın düşmanları), kardeşimizin hakkını gasp edene fakat öfkelenmemeliyiz nefsimizi ezene, hakaret edene, üzene, zulmetmediği sürece eliyle. Yani sözlü saldırıya selam deyip geçmeli, güreşte yenen yiğit gibi şeytanın başımızı kaldırıp burnumuzu havaya dikmesin, öfke anında yumuşak başlılığımızla gücümüzü göstererek, izin vermemeliyiz.

Acıları merhem yapıp yaralarımıza sürmeli, bir delikten bir daha ısırılmamak için eğri oturmayı bilmeli, doğru eylemlerde, doğrularla beraberken başımıza gelenlere Rahmân için, Rahmân’ı yardımcı seçerek sabretmeli, elimizle işlediklerimiz yüzündense af şurubunu gece gündüz içip bir saniye bile gecikmeden amel defterimizi temizlemeliyiz. Acıtmamalıyız kimseyi ki, acıtılan hücrelerimiz, nefesimiz, sesimiz, gözyaşlarımız şahitlerimiz olarak mahkemede sunsunlar delillerini. Beraatımıza tanık olsunlar.

Heyecanlanmamalıyız elbette haddinden fazla hiçbir şey için! Ama O’nun kitabını okuyunca, Rasûlü’ne uymanın tatlı telaşını hep ciğerlerimize aldığımız hava ile dinginleştirmeli, besmeleli eylemlerimizi; şeytani ve nefsi tuzaklardan koruyup amel defterimize bir bonzai tohumu gibi ekmeli, Azrail gelip canımızı istediğinde; Allah’ın emri Rasûl’ün kavli ile almana gerek kalmadan, “Ben zaten verip Rabbimden ücretsiz aldığımı, paha biçilmez rızası için satmaya hazırdım!” deyip; belki bir yatakta, belki masa başında, belki tebliğ anında, belki direksiyon başı, belki seccade üzeri, belki Kur’ân, belki dua, belki zikir, belki cihad meydanında ama O’nun zatına verdiğimiz sözü; “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” nidasına ihanet etmediğimizi, Rabbimize belgelediğimizi onurla sunmalıyız. Kanımız akıp soluğumuz kesilip kalbimiz durduğunda yahut kansız bir şahadetse bekleyen bizi, ardımızda kalan ve cennette kanatlarımız olmasını istediğimiz yavrularımıza düşen, güzel bir sabır, sevinç gözyaşları ve varsa sevenlerimizden vasiyetimiz; biricik bayrağımız olan tevhid bayrağımızı, elden ele hiç düşürmeden, mahşere dek taşımaya devam etmeleridir.

İşte o zaman dünyada bulunmuş olmanın, bir yer tutmanın, bir çok şey tüketmiş ama bir o kadar da üretebilmiş olmanın hazzını duyar, elimiz boş geldiğimiz şu dünyadan, amellerimiz değil Rahmânın rahmeti sayesinde göçüp giderken, gözlerimizi huzurla kapatıp ardımızdan gelenlere, Allah’ın uğrunda dökülen ne bir yaş, ne bir ter, ne bir kanı zayi etmeyeceğini müjdeleyebilenlerden olmak isteriz.

İşte yaşıyorsak bunun için yaşamalı, bu aşk için ağlamalı, bu hülya ile gülmeli, bunun için dinlenmeli, bu rüya ile uyuduğumuz yerden, tutuşturan bir iman ile kalkmalı, artık sahte zevklerin, geçici hazların, müsvette insanların, göz boyayan tuzakların, yanından hızla seğirtip geçerek; mutluluğu, kalıcı huzuru, şahsiyetli insanları etrafımıza alıp âlemlerin Rabbinin stratejik planının biricik erleri olup iman meşalesini tutuşturalım.

Bu el, bu ayak, bu göz, bu kulak, bu dil ve bu dudak bu kalple harekete geçirildiği sürece, ve bu kalp Rabbim Allah dediği sürece, duygularımı ve düşüncelerimi, sözlerimi ve eylemlerimi, gecemi ve gündüzümü, yoluna adamak için bir can, bir kan, bir mal, o an ne gerekiyorsa varım diyenlerle sıramı bekliyorum.

Çölleşen kalplerimize Rahmet yağmurlarını yağdır Rabbim. Eriyen buzulların soğuk sularında kalplerimizi dondurma, ekvator sıcağında sellere kaptırma. Bizler çer çöp olmaktan, savrulup durmaktan yorulduk. Bizi tut, bizi durult, bizi huzuruna doğru yürüt.

Hatice Dilek Öztürk

İnsanlığa Davet

İnsanlığa Davet

Yaşamakla, mış gibi yaşamak arasında ki farkın farkındalığına varmak bence KULLUK!

Mış gibi yapmaktan,
Mış gibi yapanlardan,
Mışcasına yapılanlardan,
Sana sığınırım Rabbim!

Adem gibi adamlara ve Havva gibi hanımlara selam olsun!

Ne Mutlu ben müslimlerdenim deyip,
Dosdoğru bir yol tutan,
Yolda kalan,
Yola çağıran,
Yolun Rabb’ine adananlara…

Yoldan çıkan,
Yolu satan,
Yolun Rabb’ine eş koşanlara ise veyl olsun!

Cennete doğmak,
Cehennemden azad olmak,
Samimiyetle İslâm olmaksa derdiniz,
Sizleri samimiyete davet ediyorum!

Önce siz tumturaklı olduğunu sandığınız tüm mazeretlerinizden kurtulun!

Yeter artık kendinizi ve kendiniz dışındakileri kandırmaya çalışmaktan da kurtulun!

İnsanlık adına bir sesleniş bu,
Tabi hala insanlığınız kaldıysa…
İnsanca yaşamaya rağbetiniz varsa!

Yaşam Koçu
Hatice Dilek Öztürk

Dil ve Dudak

DİL VE DUDAK

Duygularınız idare etmek için dilinizi kıvrak bir şekilde kullanın fakat yerli yerinde ve tuz misali dozunu ölçüyle ayarlayın.

Sakin, dingin, huzurlu konuşabiliyor, söyledikleriniz dinleniyor, konuşmaya devam etmeniz isteniyorsa, yüreklere bayram ekebiliyor, hastalara şifa, gönlü dertlilere deva, şaşkınlara yol arkadaşı olup yola çekebiliyorsanız ferasetle, tebessüm ettirebiliyor, ayağa kaldırabiliyor, ayakta tutabiliyor, yürütebiliyor, gerekiyorsa koşturabiliyorsanız, bazen bir şelalenin önüne set, bazen bir barajın önüne duvar, bazen bir erozyon tutan ağacın kökleri gibi ortamda ciddiye alınıyorsanız konuşun, değilse dudaklarınızı devreye sokun, dilinizi tutun edeple susun!

Öyle anlar vardır ki, bıçak gibi keser kelimelerin arasını. Kısa bir sessizlik bile asırlar gibi hissettirir kendini. Kulaklar kabarır, bakışlar sabitleşir, yürekler verileni almaya hazırlanır. İşte o zaman sakin yağan bir bahar yağmuru gibi özü toprak olan insanların, yüreklerine yağın. Eğer çorak bir topraksa emeğinizi boşa harcamış, eğer verimli bir arazi ise ürünü devşirmek üzere sulamış, beslemiş, büyütmüş olursunuz.

Bize düşen sadece uyarmaksa, müebbet suskunlukları terk edin. Hakkı haykırmayın, söyleyin. Hikmet ve güzel öğüt olan Kur’ân ile tebliğ edin. Ve susun, sadece bekleyin. Sözün tesirini gözleyin. Yankı yapıp geri gelmişse, senin yolun sana benimki bana deyin, rotanızı değiştirin. Sevin ve sevilin ama, hak aşkı ile yanmıyorsa yürekleriniz, bu aşk sizi güldürmez, süründürür bilesiniz.

Hatice Dilek Öztürk

İletişim Problemi!

İLETİŞİM PROBLEMİ!

Söz ağızdan bir kere çıkmalı ama acaba çıktığı gibi mi giriyor? Yani sizi dinleyen ancak koşulsuz, önyargısız, istekle faydalanmak için dinliyormuş gibi yapan, işine geleni alan, kırpan, tırpanlayan, duymayan, aldırmayan öyle çok ki. Her söylediğimizi doğru söylesek bile doğru anlaşıldığımızdan emin olamayız. Yapacak bir şey yok. Bize düşen anlatmak, en doğru üslup ve yöntemle, en doğru zaman ve zeminde.

Görevimiz, tohumla toprağı birleştirmek. Tohum sözünü, toprak sizi dinleyenlerin yürekleri. Eğer doğru ikili bir araya gelmişse hava, su, güneş, Rahmân’dan ikram ediliyor zaten. İşin aslı samimiyette. Samimi bir söz, samimi bir yürekte filizlenir. Değilse sözle tohum değil yaprak vermek, serpilip büyümek, gün yüzüne bile çıkamaz. Öyleyse biz bize düşeni yapıp saf tohum yani doğal tohum ekelim. Şefkatle toprağı işleyelim, bakımını yapalım ve hasada kadar tevekkül edelim. Görelim Mevla’m neylerse güzel eyler.

Hatice Dilek Öztürk

Kötülük Yapmak Kolay

KÖTÜLÜK YAPMAK KOLAY

Kar taneleri tek başına ne kadar da yumuşak ve hoş değil mi? Ama sert bir kartopuna dönüştüğünde veya çığ adıyla zirvelerden kaymaya başladığında, nasıl da beyaz bir ölüme dönüşüyor. İnsani fakat kötü eylemlerimizi birer kar tanesi varsayarsak, bizi sarıp kuşatmadığı sürece donmayız diyerek avunsak yahut biri yaptığımız kötülüklerin altında kalıp ölmedikçe sorun yok desem, hata etmiş olmaz mıyız?

Kötülük eşittir ölüm yahut katletmek diyebilir miyiz? Ya öldürmemeyi ama aynı zamanda güldürmemeyi de hedefliyorsa birileri yani işkence ediyorsa, kendince “Rahmet say öldürmüyorum ya!” diyorsa? İşte bu zulmü bir çeken bilir, bir de çektiren, bir de her şeyi bilen!

Gökten üç elma düşse, biri iyilerin başına, ikincisi kötülerin, üçüncüsü kötülüğün yayılmasını isteyenlerin başına. Birinciler hariç, son ikisi bu elma ile zehirlense desem o zaman cenneti dünyada istemiş ve haddi aşmış olurum değil mi? Dünya kurulalı beri iyiler ve kötüler hep oldu, hep olacak biliyorum. İçimi acıtan gerçekleri, bir kez daha belleğimin gün yüzüne çıkmasına neden olan nefsim, nefsimi körükleyen şeytan, biliyorum. Üzülüyorum insanca ama çaresiz olmadığımı çok iyi bilmenin kuvveti ile yönümü Allah’a dönüyorum. Dua frekansında kalıp o en özel anı yakalamaya gayret ediyorum.

Ne olur şu andan itibaren tatil planları, düğün, bayram, gezi, üniversite, kariyer, davet, yarışma, v.b gibi dünya zevklerine yatırım yapmaktan çok daha fazlasını, ahiret için yapsak. İçimizdeki kötülüğe teşvik eden sinsi şeytana değil vicdanın müşfik ellerine bıraksak merkezi kontrol sistemimizi. Nefsimiz doludizgin koşmaktan yorulmadan, dünya adına ve yaşlanıp iş işten geçmeden, bir yatağa hareketsiz mahkûm olmadan ya da ansızın ölümle burun buruna gelmeden, artık kendi varoluşuna adasa kendini, hepimiz…

Başkalarının ne yaptığı ya da ne yapmadığından çok kendi yaptıklarımızı gözden geçirip kötülük adına ne varsa listeden silmek için çabalasak. Bugün farklı bir ben olma yolunda, bir adım atsak. Öldüğümüz gün, en büyük ödülü yani cenneti kazandığımız gün olsa. Kötülerle yollarımızı bu dünyada ayırmanın hazzını, tüm hücrelerimizde hissetsek. Herkese söz geçirme çabamızı bırakıp kendi cennetimizin kaskosunu kendi irademizle imzalasak. Kaybetmeye değil, kazanmaya ayarlasak tüm gayretimizi. İyilerden olup iyilerle haşrolsak.

Ne güzel olurdu değil mi? Öyleyse bugün kendinize bir hediye alın, Adı Kur’ân olsun. Çünkü bilin ki o, iyilerin kitabı! En iyinin, tüm iyilere çağlar öncesinden gönderdiği hediyedir o. İyilerin destansı kıssaları sizi tutuştursun.

Kötülerin kötülüklerinin nasılını, niçinini, iyilerin asil mücadelesini ve zafere giden yolun kilometre taşlarını bir bir yüreğinize koyun. Asrın bir iyisinin de siz olduğunuzu ispatlamanın en iyi yolunu bulmak için yorulun. En az kötüler kadar yorulmuyorsak iyiyim demeye utanmayı bilenlere, kardeşçe bir tavsiye.

HATİCE DİLEK ÖZTÜRK

İNCE FİKİRLİ MİSİNİZ? KALIN FİKİRLİ Mİ?

Olaylara nereden bakarsınız? İçeriden mi? Dışarıdan mı? İnce eleyip sık dokuyanlardan mısınız? Kafa göz yarıp sapı samana karıştırıp “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye” denecek kadar umarsız davranıp sonra da kimseye pabuç bırakmayayım dercesine doludizgin, ağzınıza geleni kurşun gibi yağdıranlardan mı?

Vaktinde bir şeyi hazır edenlerden mi? Nasıl olsa yetişir deyip ipe un serenlerden misiniz?

Konuşmadan önce düşünenlerden mi, düşünmeden konuşmayı sanat haline getirdiği ile övünenlerden mi?

Ser vermeye gerek olmasa da, sır vermeyi bir ihanet algılayanlardan mı, yoksa her ağzınız boş kaldığında, yemeden içmeden, bildiğini, bilmediğini, duyduğunu ama görmediğini, yumurtlamayı sevenlerden misiniz?..

Başkalarının haklarına saygılı mısınız? Yoksa hepimiz kardeşiz kolaycılığına kaçıp hak ihlal ederlerken bile, pişkinliği elden bırakmayıp kabalaşan, itip kakanlardan mı? “Evdeki hesap çarşıya uymayabilir” deyip tedbiri elden bırakmayanlardan mısınız? Yoksa iş olacağına varır diyerek, çarpık bir kadercilikle işi oluruna bırakıp sıkışınca, vaveyla koparıp ya da tozu dumana katıp “Nereden bilebilirdim kardeşim?” diyerek sabun köpüğü misali üste çıkanlardan mısınız?

Leb demeden leblebiyi hatta Çorum’u kastettiklerini anlayanlardan mısınız? Yoksa gözüne sokmadıkça görmeyen, yeter denmedikçe ısrar etmeye devam eden, sus denene kadar konuşanlardan, defol denene kadar, karşınızdakinin sizden zevk aldığını sananlardan mısınız?

Bakışından, duruşundan, ses tonundan ne demek istendiğini çözenlerden misiniz? Karşınızdakinin sözünü, haddinizi bilmeksizin, saçma sapan, incir çekirdeğini doldurmayan açıklamalarla keserek, muhatabınızı çılgına çevirenlerden misiniz?

İstetmeden verenlerden misiniz? Yoksa başınıza dikilmedikçe alacaklınız, borcunuza sahip çıkmayanlardan mısınız?

Biz bizce kıyasladık. Siz sizce değerlendirip en doğruyu bulacak fakat eğri oturup doğru konuşmadan yana tavır alacak mısınız yoksa hem doğru oturup hem de doğru konuşacak mısınız bilmiyoruz! Sizleri nefsinizle baş başa bırakırken, şeytandan uzak, Rahmân’a yakın bir ömür geçirmenizi diliyoruz. Çünkü biz dostuz! Fikrimize rejim yaptırıp ince fikirli olmaya gayret ederken sizi de bu anlamlı davete icabet etmeye çağırıyorum.

HATİCE DİLEK ÖZTÜRK

 

Empati Nedir?

Empati Nedir?

Kişinin ben merkezli olmaktan çıkıp, biz, siz, onları düşünebildiğini belgeler şekilde özeni, önemi ve özveriyi gösterebilmesidir.

Karşısındakine dikkat etme, ciddiye alma, dinleme, anlama çabasıdır.

Etrafında olup bitenlere duyarsız kalmayarak taşın altına elini, başını, yüreğini hatta tüm bedenini koyabilmek için hazır olmanın adıdır.

Egonun, hırsın, bencilliğin, art niyetin, menfaatin olmadığı sağlam, nitelikli, sağlıklı ilişkiler kurmayı erdem bilenlerin işidir.

Bir denge, tutarlılık, seviye, kalite, istikrar gösterebilme halidir.

Sıcak, derin, içten diyaloğun olmazsa olmazıdır.

Bir parça yetenek, çaba, hatta eğitim gerektirdiğini kabul eden, fakat en temelinde insan sevmeyi ve sevilir insan olmayı hedefleyen insanların vasfıdır.

Bazen bir boşluğun dolması, bazen bir ihtiyacın zorlaması, bazen bir nezaket tezahürü, bazense insani bir halin insanca yansımasıdır.

Bir talebe, bir beklentiye, bir hizmete, bir hürmete hazır oluşun yahut duyarsız kalmayışın ispatıdır.

Özgüvenin, cesaretin, fedakarlığın, anlayışın, sosyalliğin, kültürlülüğün, karakterli oluşun, karizmanın gerekleri arasında mutlaka anılmalıdır.

Anlayışsızlığa, sorumsuzluğa, baş kaldırmaya, yanlış alışkanlıklarla mücadele de, eksik bilgiye, önyargıya, düşüncesizliğe neşter atmanın adıdır.

İçten gelenlerin dışa vurumunun zarafetle süslenmiş halinin, doyumsuz lezzetler hissettirmesi, sıcacık bir gülümseyiş, hoş bir dokunuş, yapmacıksız bir davranışın sonucunda, yüreklere hatır, sevgi, iyilik ekildiğinin işaretidir.

Şuurlu, olgun, dingin, bilge, asil olmayı başarabilen faziletli insanların hallerinden bir haldir.

Mevsimleri kıştan yaza, duyguları dipten yüzeye, çehreleri gerginlikten dinginliğe çevirebilen, inanılması zor işleri kolay kılan bir güçtür.

Uzakları yakın, dargınları barışık, anlaşmazlıkları huzurla noktalayabilen bir enstantanedir.

Almadan vermeyi, istenmeden fark etmeyi, sevilmeyi beklemeden sevebilmeyi, ihtiyaç olunduğunda davet beklememeyi başaranların meziyetidir.

Açlığı, yorgunluğu, acıyı, stresi, yokluğu, zulmü yaşamış,  rağmen insanlığını kaybetmemiş olanların tecrübeleriyle zorun kolaylaşmasıdır.

Kalp kırmanın, küs kalmanın, can yakmanın, bozgunculuk çıkartmanın aksine, hoşgörüyü, sempatiyi, paylaşıma açık olmayı tercih edebilmektir.

Bomboş bırakılmış bir tarla da bile, en iyi nasıl mahsül alırımın derdini taşımak ve vazgeçmeden işe koyulmaktır.

Durmayı, susmayı, konuşmayı, bakmayı, dokunmayı, işitmeyi, görmeyi, bilmeyi, anlamayı başarmak isteyenlerin hassasiyetlerinde gizli olan bir yetidir.

Farklılıklara, kültürlere, geleneklere, değerlere yepyeni ve ölçülü bir kıvam verebilmektir.

Empati Kuramayışın Nedenleri?

Görmezden, duymazdan, bilmezden gelerek, sorunları örtbas etmeyi marifet saymaktandır.

Basmakalıp, dışa kapalı bir duygu durumuna girip, taassup sahibi olmaktandır.

Kin duymanın, öfke seline kapılmanın, boş yaşamayı dolu sanmanın, gelir geçer şeylere demirbaşları harcamayı, hiçe saymanın neticesidir.

Kabalığın, seviyesizliğin, görgü eksikliğinin, maneviyat yoksunluğunun tezahürüdür.

Kültür farklarını, inanç farklarını, ihtiyaç farklarını görmezden gelmektendir.

İnsafsızlığın, nemelazımcılığın, katılaşmış bir kalbin tipik belirtisidir.

Kötülüğe kötülükle karşılık verilirin dozunu kaçırmanın sonucudur.

Abartmanın, çığırtkanlık yapmanın, alınganlığın, sabırsız ve fevri davranışların kör kuyusudur.

Kötü yetiştirilmekten, kötü bir çevre de yaşamayı terk etmemekten, kötülük yapmayı ya da düşünmeyi hafife almaktandır.

Güzel davranışları yapmacık, iyi niyetli olmayı ahmaklık, bir başına da kalsa doğruluktan ayrılmamayı imkansız saymaktandır.

Yalnızlaşmaktan, katılaşmaktan, donuklaşmaktan, hırçınlaşmaktan, bencilleşmektendir.

Böyle gelmiş böyle gidere, bir böyle de ben eklesem ne olur dercesine; kendini, gücünü, varlığını hiçe saymaktandır.

Hayatın anlamını keşfetme çabasından vazgeçip, bir ömrü ipek böceği gibi kendi etrafında ördüğü kozasında kalarak geçirmeyi yeğlemekten, uçmaktansa tırtıl kalıp sürünmeyi tercih etmektendir.

Ne tarihten, ne kitaptan, ne yaşanandan, ne atlatılandan ders almayı istemeyip, bildiğini okumayı tercih etmektendir.

Kendini bulunmaz Hint kumaşı sanmakla kalmayıp, ne göze, ne dişe dokunur bir iş yapmadığını veya yapamadığını bir türlü kabul etmemektendir.

Kepenkleri indirmişçesine yaşarken, uçuk kaçık sanal hayatlara dalıp, batıp, bulaşıp çıkıyor olmayı yaşamak sanmaktandır.

Sevgiyi, şefkati, saygıyı, adaleti tatmamış olmanın neticesin de karalar bağlayıp, beyaza adanmayı boş saymaktandır.

Hilekara, dalkavuğa, ahlaksıza, inançsıza değer vermenin neticesinde, tüm değerlerini kaybetmiş olmanın bıkkınlığı, yılgınlığı, ümitsizliği ile, kendine iyi ve faydalı olacak her kişiden kaçmaktandır.

Küçükle küçük, büyükle büyük, gençle genç, yaşlıyla yaşlıymışçasına olamamaktandır.

Olmazsa olmazlar listesini hazırlarken, kimsenin aklına ihtiyacım yok dercesine nefsini ilahlaştırmış olduğunun bile farkına varmamaktandır.

Ben kim onlar kim dercesine, bir türlü kendine yeteri kadar değer vermeyişin yalnızlığında boğulmaktandır.

Gözünde gerçek büyükleri küçük, küçükleri büyük görmekten kaynaklanan algı bozukluğunun acı sonucunu tatmaktandır.

Özlenesi, sevilesi, görülesi kişi ve yerleri yok sayıp, vur patlasın çal oynasını yaşam tarzı olarak benimsemiş olmaktandır.

Yaşanandan, öğrenilenden, öğretilenden, duyulandan, bilinenden, görülendense, her şeyi en iyi ben bilir, ben yaparım dercesine davranmaktandır.

Sığ bir çevre de kalıp, kalmayı bile isteye seçip, sonra da karanlığa taş atmaktan hiç yorulmamaktandır.

Zamanı, emeği, insanı, nimeti har vurup harman saymaktandır.

Günü, ömrü, ahireti düşünüp neyi nasıl yapmalıyı dert etmek yerine, yiyip içip, yatıp kalkıp, gezip tozmayı marifet saymaktandır.

Peygamberleri, ‘o peygamber bense sıradan insan’ diyerek örnek almak yerine kutsamayı ya da ‘onlar da benim gibi insan işte’ diyerek hafife almaktandır.

İnsan gibi düşünerek yaşamayı seçmek yerine, insanlıktan çıkmayı bile insanca bir hak sayar olup, aşağıların en aşağısı olmaktan hiç arlanmamaktandır.

Rabbim bizi, sevdiklerimizi, sevenlerimizi ve soyumuzu, has kullarına empati yapabilenlerden eyle! Amin

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu- Gıda Müh.- Yazar

İnsan Sarrafı Olmak İster misiniz?

Kardeşlerim!
İnsan Sarrafı Olmak İster misiniz?

İnsanı tanımak ve onunla olması gereken sınırları belirlemek ve artık hata yapıp yıkılmak istemiyor musunuz?
Size Kuran’ı gereği gibi okumayı tavsiye ediyorum!
Neden mi?

Çünkü Kur’an bir kişisel gelişim kitabı değildir ki yap boz tahtası gibi sizi farklı farklı doğrulara yöneltsin!

Çünkü Kur’an bir insan sözü değildir ki sadece bir asra ,bir kesime , bir kültüre hitap etsin ve eksikleri olsun!

Çünkü Kur’an bir felsefe kitabı ya da bilim kurgu senaryosu değildir ki sizi ucu açık fikirlerin ortasında kararsız ve başıboş bıraksın!

Çünkü Kur’an bir bilim kitabı değildir ki, dünden farklı bir bilgiye ulaşıldığında: ‘bilim de son nokta veya henüz nedeni bilinmeyen bir sebeple ‘gibi acziyetini itiraf etmek zorunda kalarak bize ancak insani ve sınırlı bir bilgi sunsun!

Çünkü Kur’an
Bir masal , hikaye yahut roman değildir ki! Anlatılanların bir kısmı hayal bir kısmı kurgu, bir kısmı gerçek olsun!

Çünkü Kur’an bir ekonomi kitabı değildir ki! Sizin dünya hayatınızı abad etmeye soyunsun!

Çünkü Kur’an bir münzevi yahut guru kitabı, yahut eski bir kitabe değildir ki!
Sizi yalnızca ötelerle yahut hayatın gerçeklerinden kopuk mistik düşünce kalıplarıyla yorsun!

Sözü daha fazla uzatmaya gerek duymadan arife tarif gerekmez deyip,
Artık siz siz olun;
Karşılarına melekler, ölüler ve hatta her şeyi dikip konuştursak ‘ onlar yine inanmazlar!’ denilen TAŞ’ larla uğraşmaktan kurtulun!

Niye mi?
Onlar sapmış ve saptırmaya adanmış şeytanın kulu olmuşlar da ondan!

Niye mi?
Cehaletleri paçalarından akarken ve ahirete gereği gibi inanmazlarken iki dünyalı bizleri aydınlatamazlar, çünkü kendileri henüz ışığı bulamamışlar da ondan!

İlmi Allah’tan almayan ve kendisini öldüğünde yok olacak sanandan daha ahmak kim olabilir Kardeşler!

Öyle ise haydi!
Kur’anla insan sarrafı olmaya var mısınız?
Varım diyenler ‘ varım’ desinler!
Diğerleri mi ?
Onlar önce Kuran’la dirilsinler !
Doğrusu biliyorum ki sözlerimi ölüler işitmezler!…
Yaşam Koçu
Hatice Dilek Öztürk

Minik Bir Hatırlatma!

Minik Bir Hatırlatma!

Hayat tek setlik masa tenisi oynar gibi… Bakışlarınız hedefe ayarlı, dikkatli, planlı ve tam zamanında yapılan vuruşlarla sayı almanızı sağlayıp, son gülüşünüze hazır olabilmek için, sonun vaktini bilemediğinize göre, dingince, her anın hakkını vermenin mutmainliği ile, rağmen gülümseyebilmelisiniz! Varsın birileri bir yerlerde bir şeylerle meşgul oladursun. Siz ‘vakit bitti’denilene dek bir an bile yorgunum, açım, üzgünüm, çaresizim, korkuyorum, ümitsizim, yahutta ‘boşver’ diyerek raketinizi elinizden bırakmayın yeter!
Her şey elinizde! Yapabileceğiniz ve yapmanız gereken her şeyi yapın! Yapamıyacaklarınızdan size hesap soracak bir Rabb’iniz yok ki!
Yaşam Koçu
Hatice Dilek Öztürk