Biri Sizi Yönetiyor

BİRİ SİZİ YÖNETİYOR

Konuşmaya başladığınız andan itibaren, ta ki son sözünüzü söyleyene dek biri sizi yönetiyor. Ya bir şeyleri kabul ediyor ya rest çekiyor ya da es geçiyorsunuz. Keşke kabul ettiğiniz vicdanın sesi yani Rahmânî uyarılar yani hak yani güzele dair ne varsa olsa ve rest çektiğiniz şeytan olsa daima. Çünkü o, kaçınılmaz olan akıbeti için hayat arkadaşı arıyor.

Şeytan, Allah’ın yaratan olduğunu bilmesine, kıyamet saatinin geleceğine inanmasına, İslâm’ın dosdoğru yol olduğunu itiraf etmesine rağmen “Beni sen azdırdın. Ben üstünüm!” diyerek baş kaldırıyor ve Allah’a isyan ediyordu. Fakat azdırıp yoldan çıkardıkları ile sonunun ateş olacağını da biliyordu. Ve “Ben sadece davet ettim, siz de bana uydunuz” diyerek mahşerde yan çizeceğini Kur’ân şimdiden haber veriyordu.

“Senin salih kulların müstesna, hepsini yoldan çıkaracağım, çoğunu şükredici bulmayacaksın” diyerek bile, aslında salih kula ilişemeyeceğini itiraf ediyor ve “acizliğini” ele veriyordu. Ne olur es geçtiğimiz, şeytan ve nefsimizin bize verdiği vesveseler olsa. Ve ne olur frekansımız hep Rahmân’a açık kalsa. Hep nur dolsa yüreğimize bu kanaldan. Hep hak söylese dilimiz, hakka yürüse bedenimiz!

Öyleyse iç seslerinizi dinleyip sesin en güzeline uymanızı, hep ama hep yürek savaşını kazanmanızı, Allah’a olan bu samimi, sıcacık, sevgi dolu yönelişinizle, içinizde bulduğunuz bu “Doğruluk Rehberini” hiç kaybetmemenizi diliyorum. Çünkü O, bilin ki her yerde, her an sizinle!

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar

“Sarp Yokuş “adlı kitabından alıntıdır.

Utanç Duymak

UTANÇ DUYMAK

 

Nelerden utanç duyarız diye bir düşünsek liste hayli kalabalık olur değil mi? Haydi ilk akla gelenleri sıralayalım;

Bir şeyi başaramamak,

Bir şeyi yanlış yapmak,

Bir şeyi bilmemek,

Konuşamamak,

Düzgün, kekelemeden, net konuşamamak,

Yüzümüz kızararak veya sesimiz titreyerek konuşmak,

Göstermek istemediğimiz bir bölgenin (vücutta) görülmesi,

Yaptığımız bir hatanın içimizde uyandırdığı kendini aşağılık hissetme, kendini suçlama hali,

Başkalarınca hatamız yüzünden eleştirildiğimizde, suçlandığımızda, alay edildiğimizde,

Kendimizi ifade etmekte bile zorlandığımızda…

Oysa bu saydıklarımızı hemen her zaman yaşamamız olasıdır. Bunun aksi yani bu sayılanları hiç hissetmemiş olmak dengeli değildir. Fakat eğer biz utanç duyduğumuzda nasıl baş edeceğimizi bilirsek sorun hızlı bir şekilde ortadan kalkacaktır. Biz su değiliz ki sıcağı görünce buhar olup uçalım, soğuğu görünce donalım. Ne övgüler bizi buhar olup uçurmalı, ne yergiler taşlaştırmalı. Hep dengede kalmayı bilmek için kendimizi akort etmeliyiz. Örneğin; nerede, ne yapabilirizi ya da düşünmeliyizi paylaşalım.

Eğer bir şeyi başaramadı iseniz; yeteri kadar istememiş olabilir misiniz acaba? Çoğu zaman başarı beklenen konuları kişi kendisi için değil yakın çevresi hatırına isteyince sonuç hüsran olabiliyor. Oysa hayatta yapmak istediğin işleri Allah’ın istediği şekilde ve O’nun için yapmalıyız. O zaten kuluna iyi gelecek, O’nu coşturacak, güçlendirecek, mutlu edecek şeyleri ister. Sonra da başaranların nasıl başardığını araştırıp kendinize bir plan belirleyebilirsiniz.

Yanlış yapmaya gelince; Bu çok doğal insani bir hal olduğu için yanlışı yapmış olmamak için ne yapmalıydım ve “Şimdi ne yapmalıyım”a odaklanmayı bilmelisiniz. Hatanız için önce Allah’tan ve sonra da kullardan özrünüzü dileyip tekrarlamamanız yeterli. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Yaptıysam ne olmuş deyip küstahlaşmayın ya da yaptıklarınızı küçük görmeyin yeter. Hani sinek küçüktür ama mide bulandırır ya, anlıyorsunuz değil mi?

Bilmemek sorun değil, bilmemeye çalışmak, dahası bilmemek için direnmek kötü olan. Bilmiyor fakat bilmediğinizi biliyorsanız kimsenin sizi kınamaya hakkı yok. Yeter ki siz bilmeye giden yolda emek harcayın. Sallanmayın, emek ve parayı boşa harcamayın, odaklanın. Bakın neler değişecek.

Konuşmamak, çoğu zaman bastırılmış duygulardan kaynaklanır. Eğer size akıl sağlığı, bir dil ve iki dudak verilmişse, konuşun. Elbette her ağzınıza geleni söylemeyin ama söylemeniz gerekeni de, öyle hissettiyseniz söyleyin. Düşüncelerinizi herkese açmayabiliyor olmanız ya da açmamanız normal fakat duygularınızı söylemediğinizde anlaşılamazsınız. Bu devirde şöyle bir yüzünüze, ses tonunuza, gözlerinize bakıp sizi anlayacak kaç kişi var sanıyorsunuz? Yok denecek kadar az bilesiniz! Konuşun fakat her söylediğinizin onaylanmasını beklemek gibi bir yanılgıya düşmeyin. Yeter ki siz doğruyu, doğru bir üslupla, doğru yerde söyleyin.

Kekelemek, aşırı heyecan yine aşırı kaygının neticesidir. Rahat olun. Sizi dinleyenlerin de sıradan bir insan olduğunu hatırlayın. Onlara insanüstü bir değer biçmeyin. Korkmayın, artık büyüdünüz.

Tehditler, keskin bakışlar, sivri diller sizi ürpertmesin. Sakin olun, size değer verip yaratan Rabbiniz adıyla, konuşun. Kendi kendinize, ayna karşısında bol egzersiz yaparak hazırlıklı olun. Hemencecik incinmeyin, kelebek kadar hassas olursanız kanatlarınızı koparırlar, aslan gibi kükrerseniz de haklı bile olsanız dinleyeniniz ya çok az, ya hiç olabilir.

Yüz kızartıcı suç işlemediğinize göre, kan yüzünüze hücum etmesin. Derin derin ve sakin nefes alıp verin. Düşüncelerinizi önce içinizde seslendirin sonra dillendirin. Cevap verme değil, soru sorma ile iletişime başlayın. Sordukça güçlendiğinizi görün, gevşeyin.

Görünmesini istemediğiniz bölgeleri gereği gibi tedbir alarak örtün. Değilse hem gösterip hem mini eteğinizi çekiştirip komik sahneler sergileyerek, çelişkili davranmayın. Başkalarını bıraktım bari kendinizle çelişmeyin. Toplumu ifsat etmemek içinse, elbette edebi kuşanın.

Hatalarınızdan bahsederek herkesi yaptıklarınıza şahit tutmayın. Geçmişteki hatalarla anı tüketmek için, bir saniye bile harcamadan, AF KAPISINI ALNINIZLA ÇALIN! Yani secdelere kapanıp gözyaşlarınızla amel defterinizi yıkayın.

Kim ne derse desin, insanlar ne der değil, Allah ne isteri düşünerek hareket edin. İnsanlara güvenip eylem yapmayın. İnsanlarla yaşayın, insanlarla paylaşın, insanlara katılın fakat yüzde yüz kimseye güvenmeyin, hep bir açık kapı bırakın. Tevekkülü yalnız Allah’a yapın.

Kendinizi, en basit, en kalbi, en doğal halinizle ifade edin. Kimse olmaya uğraşmayın. Kimseye tepki olsun diye, yapacaklarınızı yapmaktan vazgeçmeyin. Kendinize verdiğiniz sözde durun.

Rabbinizin, verdiğiniz sözü denemek, tutup tutmadığınızı görmek için sizi dünyaya gönderdiğini hatırlayın ve yaşayın. Orijinal kalın. Sizi siz en iyi sunabilirsiniz. Siz olarak kalın. Farklılıklarınızı avantaja dönüştürünüz. Yeteneklerinizi fark edin ve kullanın.

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda müh.-Yazar

“Sarp Yokuş” adlı kitabından alıntıdır.

Bir Soru Bir Cevap

Bir Soru Bir Cevap

Soru: Gün ne zaman başlar ve hedefe kim ulaşır?
Cevap: Güne gece başlayan,
güneş doğmadan Bismillah diyerek ‘Sünettullaha uygun ve Habibullahı’örnek alarak yola çıkan, inşaallah diyerek daima Rabbini anan ve zorlukta ‘Hamd’, rahmette ‘Şükür’ sancağına sarılanlar hedeflerine varacaklarına dair Biricik Rabbimizin vaadine güvenip, ‘Gevşemeyen’ ve ‘Üzülmeyenler’.
Soru: Hayatın akışı içinde genel duruşumuz nasıl olmalı?
Cevap: Sorun üreten değil sorun çözen, kusur bulan değil hoşgörülü olabilen, yıkan değil yapan, bozan değil düzelten, alan değil veren, bozgunculuk çıkaran değil düzen kuran, küsen değil barışan, emreden değil sorumluluk alan, bekleyen değil yapan, öfkelenen değil sabreden, şikayet eden değil şükreden, boşveren değil hakkını veren, kaba ve katı değil kibar ve yumuşak, asi değil hakka itaatkar olmalıyız kardeşler. Kısaca insanlardan sahabe gibi davranmalarını
beklemek yerine biz sahabe gibi davranmaya çalışmalıyız!
Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar

Susma Orucu

Susma Orucu

Günlerdir süren suskunluğum üzerine bu gün konuşmak,

‘Ya hayır söyle, ya susta ki hikmeti birlikte anlamış olmak istiyorum.

Ağzı olanın konuştuğu bir dünya da,

Bazen beni bana anlatanları dinlediğimde ve yutkunarak susmak zorunda bırakıldığımda,

‘Bu ben miyim?’ gerçekten deyip ta içimden,

Koşarak ve derin bir kalp acısı eşliğinde Rabbime kaçıyorum!

‘Rabbim ben bu değilim değil mi?’

‘Orada onu şunun için, burada bunu bunun için yapmıştım!

‘İspatlamam şu an için mümkün değil ama sen biliyorsun ya, bana yeter Rabbim!’ deyip,

Susuyor susuyor susuyorum.

Kısaca kardeşler Ramazan’a veda ettiğimiz şu günlerde,

Ben artık her çaresizliğimde, Hz. Zekeriyya’nın orucunu tutmaya niyet ediyorum!

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Niyet ettim hakkı söylememin bir anlamı olmadığı,

Söylendiğinde anlaşılmasını beklemek için,

Zamana ihtiyaç olduğunu fark ettiğim her anda susmayı seçiyor,

Kötü olanı söylemektense, susup sabredebilmeyi,

Kötüye uymaktansa hakta,

Kötülere uyup kötü olmaktansa,

Fazilette yarışmayı seçiyor,

Kulları tatmin edemeyeceğimin fevkinde bir kul olarak,

Bazen kendi nefsime bile yetemediğimi hatırımdan hiç çıkarmadan,

Rabbim ‘Sen beni rızanda tut!’ diyiverebildiğimde,

Ne kadar rahatladığımı hissedebiliyorum.

Yoksa ne söz bitiyor kardeşler, ne tartışacak konu.

Ne iftira bitiyor, ne tehdit, ne sorgulama.

Ne şeytanlar, ne yandaşlarının ayak oyunları.

Onlar kıyamet kopmadan,

‘Batıl için’ mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğine göre,

Ben de bana düşenin hak için mücadele etmek olduğunun bilincin de,

Şevkimin en kırık olduğu anlar da bile,

Bazen tempomu düşürüp safın sonunda kalmak pahasına da olsa,

Sürüden bir ömür ayrılmadan,

Ve Rabbim!

‘Bizi Hakkı yaşayan, Hakla tanışmakla kalmayıp, Hakla barışan ve kaynaşan,

Tüm mücadelesini en yakınları ve kardeşleri ile değil,

Allah düşmanları ile olan kullardan eyle!’ diye yalvarıyorum.

Bizi bize kırdırmak isteyenlerle; işimizi, aşımızı, malımızı, canımızı ayır!

Bizden olduğunu iddia edip, bizi bizden soğutmaya çalışanlardan eyleme!

Konuşması da susması da hikmet olan bir peygamberin ümmeti olmanın,

Hakkını verebilenlerden olmak için;

Senden insaf,

Senden katıksız iman,

Senden vicdan,

Senden izzet,

Senden kudret,

Senden hilm diliyoruz.

Senden bizim bilmeye bile gücümüzün, ilmimizin yetmeyeceği tüm hayırları diliyoruz.

Konuştur bizi Rabbim!

Gerektiğinde gerektiği şekilde,

Ve sustur düşmanlarımızı ki,

Sivri dilleri ile bizi inciteceklerin, müşrikler ve Yahudiler olacağını söyleyen sen olduğun için!

Bizi bu iki güruhun ve daha bilmediğimiz nicelerinin şerrinden ancak sen korursun.

Senin koruduğuna kimse zarar veremez Rabbim!

Göster gerçek dostlarımızı ve kardeşlerimizi ki,

Yolunda bir duvarın tuğlası olmakla kalmayıp,

Biz de kendi yürek ülkemizde,

Kendi Kabemizi yapabilelim İsmail’imizle.

Bizi İbrahim eyle ve İsmaillerle destekle Rabbim!

İbrahim olabilelim adın için,

Adın adına konuşup, adın için susmayı başarabilelim.

Boş sözün duyulmayacağı ‘o diyara’ girebilmek için,

Burada, hemen şimdi buracıkta,

Bizi dolu; dopdolu konuşanlardan eyle,

Ey kelam etme kudretiyle yaratan Rabbim!

Kudret verdiğin her eylemi senin rızan için yapmamızı bizlere ihsan eyle!

Bizi hayatı, canı, sevdiklerini, verdiklerini israf edenlerden eyleme!

Rağbetimiz sana olsun!

Yakınlığımız bizi mutmain kılsın!

Bizden hoşnut olduğun anların lezzetini, bize her iki dünya da da tattır Rabbim!

Biz sensiz yalnızız, yapayalnızız!

Bizi sensiz, sevdiklerinsiz bırakma Rabbim!

Amin!

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar

“Sarp Yokuş II” adlı kitabından alıntıdır

Bir Soru Bir Cevap

Bir Soru Bir Cevap

Soru: Kolay olan nedir ve nasıl başarılır?
Cevap: Kolay olan Rahman olan Rabbimizi hoşnut etmektir. Çünkü O kullarına çok merhametli ve affedici olandır. Eğer bizler;
O’nun rızasını kazanmak için verirsek,
O’nun rızasını kaybetmekten gereği gibi korkarsak,
O’nun kitabını doğrulayan bir hayat yaşarsak,
O’da bizi bu gayretimizde ‘başarılı’ kılacaktır.
Yani kim kendini başarılı hissetmek istiyorsa, O’nu hoşnut ettiğinde bu haz ona ‘yaşama sevinci’ olarak ihsan edilecektir. Kendi nefsimizi ya da başka nefis sahiplerini, O’nun rızasına aykırı davranarak hoşnut etmeye çalışırsak, kendimizi bedbaht ve yalnız hissederiz kardeşler bilesiniz.
Soru: Gün ne zaman başlar ve hedefe kim ulaşır?
Cevap: Güne gece başlayan,
güneş doğmadan Bismillah diyerek ‘Sünettullaha uygun ve Habibullahı’örnek alarak yola çıkan, inşaallah diyerek daima Rabbini anan ve zorlukta ‘Hamd’, rahmette ‘Şükür’ sancağına sarılanlar hedeflerine varacaklarına dair Biricik Rabbimizin vaadine güvenip, ‘Gevşemeyen’ ve ‘Üzülmeyenler’.

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar

Bir Soru Bir Cevap

Bir Soru Bir Cevap
Soru: Adalet nedir?
Cevap:
Hak edene hak ettiğini vermek.
Hak etmeyene vermemek.
Kimin neyi ne zaman
hakkettiğini iyi bilmek.
Hakkı net ortaya koymak.
Haksızlığa engel olmak ve destek vermemek.
Kimseye torpil yapmamak.
Her şeyi yerli yerinde ve zamanında yapmak.
Kimsenin mal, can ve izzetine zarar
vermemek.
Hakkı olmayanı talep etmemek.
Gücünü, ilmini, konumunu, parasını kimsenin hakkını gasp etmeye kullanmamak.
Yapabildiği her işin hakkını vermek.
Hatice Dilek Cengiz

Yaşam koçu – Gıda Müh. Yazar

Duygulu Olun Duygusal Değil!

DUYGULU OLUN, DUYGUSAL DEĞİL!

Duygu; olay, insan, eşya, zaman, mekân kıskacında insanı boğan, üzen, yıpratan olmakla birlikte; diğer yandan ayaklarını yerden kesen, nefes aldıran, kanatlandıran, coşturan hisler demetidir. Her şeyde dengeye davet eden Rahmân, bu konuda da bizi duyguları muhafaza etmeye, beslemeye, ifade etmeye, dindirmeye davet ederken; abartmaya, kaptırmaya, azdırmaya izin vermediği gibi ezdirmeye, incitmeye, bastırmaya, yok saymaya da izin vermiyor.

Sevmeliyiz; O’nun sev dediklerini. Ölçüsünce sevmeliyiz. Bir gün düşman olabileceğimiz ihtimalini hiç hatırdan çıkarmadan. Ama en çok O’nu sevmeliyiz. Çünkü Allah kıskançtır. Kulunun kendinden çok hiçbir şeyi sevmesini, önemsemesini onaylamaz. Yerine kimsenin konulmasını affetmez. Çünkü insanın aklı nispetince algılayamayacağı kadar nedeni vardır. İspata da gerek yoktur. O vardır ve kudreti sınırsızdır. Varlığı ispat gerektirmeyecek kadar aşikârdır.

Korkmalıyız. En çok O’ndan. Ama azap etmesinden daha çok, rızasını kaybetmekten korkmalıyız. O azap etmez ki, hak etmeyene. Hak edene hakkını ödetmenin bir şeklidir cehennem. Bir nevi arındırma ünitesi desek, yanlış değerlendirmiş olmam diye umuyorum.

Zatından başka hiçbir şeyden korkmamayı öğrenmeli, kendimizi olgunlaştırmalıyız.

Öfkelenmeliyiz! Allah’a Rasûlü’ne, dinimize, Kitab’ımıza, düşmanımıza (Allah’ın düşmanları), kardeşimizin hakkını gasp edene fakat öfkelenmemeliyiz nefsimizi ezene, hakaret edene, üzene, zulmetmediği sürece eliyle. Yani sözlü saldırıya selam deyip geçmeli, güreşte yenen yiğit gibi şeytanın başımızı kaldırıp burnumuzu havaya dikmesin, öfke anında yumuşak başlılığımızla gücümüzü göstererek, izin vermemeliyiz.

Acıları merhem yapıp yaralarımıza sürmeli, bir delikten bir daha ısırılmamak için eğri oturmayı bilmeli, doğru eylemlerde, doğrularla beraberken başımıza gelenlere Rahmân için, Rahmân’ı yardımcı seçerek sabretmeli, elimizle işlediklerimiz yüzündense af şurubunu gece gündüz içip bir saniye bile gecikmeden amel defterimizi temizlemeliyiz. Acıtmamalıyız kimseyi ki, acıtılan hücrelerimiz, nefesimiz, sesimiz, gözyaşlarımız şahitlerimiz olarak mahkemede sunsunlar delillerini. Beraatımıza tanık olsunlar.

Heyecanlanmamalıyız elbette haddinden fazla hiçbir şey için! Ama O’nun kitabını okuyunca, Rasûlü’ne uymanın tatlı telaşını hep ciğerlerimize aldığımız hava ile dinginleştirmeli, besmeleli eylemlerimizi; şeytani ve nefsi tuzaklardan koruyup amel defterimize bir bonzai tohumu gibi ekmeli, Azrail gelip canımızı istediğinde; Allah’ın emri Rasûl’ün kavli ile almana gerek kalmadan, “Ben zaten verip Rabbimden ücretsiz aldığımı, paha biçilmez rızası için satmaya hazırdım!” deyip; belki bir yatakta, belki masa başında, belki tebliğ anında, belki direksiyon başı, belki seccade üzeri, belki Kur’ân, belki dua, belki zikir, belki cihad meydanında ama O’nun zatına verdiğimiz sözü; “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” nidasına ihanet etmediğimizi, Rabbimize belgelediğimizi onurla sunmalıyız. Kanımız akıp soluğumuz kesilip kalbimiz durduğunda yahut kansız bir şahadetse bekleyen bizi, ardımızda kalan ve cennette kanatlarımız olmasını istediğimiz yavrularımıza düşen, güzel bir sabır, sevinç gözyaşları ve varsa sevenlerimizden vasiyetimiz; biricik bayrağımız olan tevhid bayrağımızı, elden ele hiç düşürmeden, mahşere dek taşımaya devam etmeleridir.

İşte o zaman dünyada bulunmuş olmanın, bir yer tutmanın, bir çok şey tüketmiş ama bir o kadar da üretebilmiş olmanın hazzını duyar, elimiz boş geldiğimiz şu dünyadan, amellerimiz değil Rahmânın rahmeti sayesinde göçüp giderken, gözlerimizi huzurla kapatıp ardımızdan gelenlere, Allah’ın uğrunda dökülen ne bir yaş, ne bir ter, ne bir kanı zayi etmeyeceğini müjdeleyebilenlerden olmak isteriz.

İşte yaşıyorsak bunun için yaşamalı, bu aşk için ağlamalı, bu hülya ile gülmeli, bunun için dinlenmeli, bu rüya ile uyuduğumuz yerden, tutuşturan bir iman ile kalkmalı, artık sahte zevklerin, geçici hazların, müsvette insanların, göz boyayan tuzakların, yanından hızla seğirtip geçerek; mutluluğu, kalıcı huzuru, şahsiyetli insanları etrafımıza alıp âlemlerin Rabbinin stratejik planının biricik erleri olup iman meşalesini tutuşturalım.

Bu el, bu ayak, bu göz, bu kulak, bu dil ve bu dudak bu kalple harekete geçirildiği sürece, ve bu kalp Rabbim Allah dediği sürece, duygularımı ve düşüncelerimi, sözlerimi ve eylemlerimi, gecemi ve gündüzümü, yoluna adamak için bir can, bir kan, bir mal, o an ne gerekiyorsa varım diyenlerle sıramı bekliyorum.

Çölleşen kalplerimize Rahmet yağmurlarını yağdır Rabbim. Eriyen buzulların soğuk sularında kalplerimizi dondurma, ekvator sıcağında sellere kaptırma. Bizler çer çöp olmaktan, savrulup durmaktan yorulduk. Bizi tut, bizi durult, bizi huzuruna doğru yürüt.

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda müh.-Yazar

“Sarp Yokuş” isimli kitabından alıntıdır.

Utanç Duymak

UTANÇ DUYMAK

 

Nelerden utanç duyarız diye bir düşünsek liste hayli kalabalık olur değil mi? Haydi ilk akla gelenleri sıralayalım;

Bir şeyi başaramamak,

Bir şeyi yanlış yapmak,

Bir şeyi bilmemek,

Konuşamamak,

Düzgün, kekelemeden, net konuşamamak,

Yüzümüz kızararak veya sesimiz titreyerek konuşmak,

Göstermek istemediğimiz bir bölgenin (vücutta) görülmesi,

Yaptığımız bir hatanın içimizde uyandırdığı kendini aşağılık hissetme, kendini suçlama hali,

Başkalarınca hatamız yüzünden eleştirildiğimizde, suçlandığımızda, alay edildiğimizde,

Kendimizi ifade etmekte bile zorlandığımızda…

Oysa bu saydıklarımızı hemen her zaman yaşamamız olasıdır. Bunun aksi yani bu sayılanları hiç hissetmemiş olmak dengeli değildir. Fakat eğer biz utanç duyduğumuzda nasıl baş edeceğimizi bilirsek sorun hızlı bir şekilde ortadan kalkacaktır. Biz su değiliz ki sıcağı görünce buhar olup uçalım, soğuğu görünce donalım. Ne övgüler bizi buhar olup uçurmalı, ne yergiler taşlaştırmalı. Hep dengede kalmayı bilmek için kendimizi akort etmeliyiz. Örneğin; nerede, ne yapabilirizi ya da düşünmeliyizi paylaşalım.

Eğer bir şeyi başaramadı iseniz; yeteri kadar istememiş olabilir misiniz acaba? Çoğu zaman başarı beklenen konuları kişi kendisi için değil yakın çevresi hatırına isteyince sonuç hüsran olabiliyor. Oysa hayatta yapmak istediğin işleri Allah’ın istediği şekilde ve O’nun için yapmalıyız. O zaten kuluna iyi gelecek, O’nu coşturacak, güçlendirecek, mutlu edecek şeyleri ister. Sonra da başaranların nasıl başardığını araştırıp kendinize bir plan belirleyebilirsiniz.

Yanlış yapmaya gelince; Bu çok doğal insani bir hal olduğu için yanlışı yapmış olmamak için ne yapmalıydım ve “Şimdi ne yapmalıyım”a odaklanmayı bilmelisiniz. Hatanız için önce Allah’tan ve sonra da kullardan özrünüzü dileyip tekrarlamamanız yeterli. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Yaptıysam ne olmuş deyip küstahlaşmayın ya da yaptıklarınızı küçük görmeyin yeter. Hani sinek küçüktür ama mide bulandırır ya, anlıyorsunuz değil mi?

Bilmemek sorun değil, bilmemeye çalışmak, dahası bilmemek için direnmek kötü olan. Bilmiyor fakat bilmediğinizi biliyorsanız kimsenin sizi kınamaya hakkı yok. Yeter ki siz bilmeye giden yolda emek harcayın. Sallanmayın, emek ve parayı boşa harcamayın, odaklanın. Bakın neler değişecek.

Konuşmamak, çoğu zaman bastırılmış duygulardan kaynaklanır. Eğer size akıl sağlığı, bir dil ve iki dudak verilmişse, konuşun. Elbette her ağzınıza geleni söylemeyin ama söylemeniz gerekeni de, öyle hissettiyseniz söyleyin. Düşüncelerinizi herkese açmayabiliyor olmanız ya da açmamanız normal fakat duygularınızı söylemediğinizde anlaşılamazsınız. Bu devirde şöyle bir yüzünüze, ses tonunuza, gözlerinize bakıp sizi anlayacak kaç kişi var sanıyorsunuz? Yok denecek kadar az bilesiniz! Konuşun fakat her söylediğinizin onaylanmasını beklemek gibi bir yanılgıya düşmeyin. Yeter ki siz doğruyu, doğru bir üslupla, doğru yerde söyleyin.

Kekelemek, aşırı heyecan yine aşırı kaygının neticesidir. Rahat olun. Sizi dinleyenlerin de sıradan bir insan olduğunu hatırlayın. Onlara insanüstü bir değer biçmeyin. Korkmayın, artık büyüdünüz.

Tehditler, keskin bakışlar, sivri diller sizi ürpertmesin. Sakin olun, size değer verip yaratan Rabbiniz adıyla, konuşun. Kendi kendinize, ayna karşısında bol egzersiz yaparak hazırlıklı olun. Hemencecik incinmeyin, kelebek kadar hassas olursanız kanatlarınızı koparırlar, aslan gibi kükrerseniz de haklı bile olsanız dinleyeniniz ya çok az, ya hiç olabilir.

Yüz kızartıcı suç işlemediğinize göre, kan yüzünüze hücum etmesin. Derin derin ve sakin nefes alıp verin. Düşüncelerinizi önce içinizde seslendirin sonra dillendirin. Cevap verme değil, soru sorma ile iletişime başlayın. Sordukça güçlendiğinizi görün, gevşeyin.

Görünmesini istemediğiniz bölgeleri gereği gibi tedbir alarak örtün. Değilse hem gösterip hem mini eteğinizi çekiştirip komik sahneler sergileyerek, çelişkili davranmayın. Başkalarını bıraktım bari kendinizle çelişmeyin. Toplumu ifsat etmemek içinse, elbette edebi kuşanın.

Hatalarınızdan bahsederek herkesi yaptıklarınıza şahit tutmayın. Geçmişteki hatalarla anı tüketmek için, bir saniye bile harcamadan, AF KAPISINI ALNINIZLA ÇALIN! Yani secdelere kapanıp gözyaşlarınızla amel defterinizi yıkayın.

Kim ne derse desin, insanlar ne der değil, Allah ne isteri düşünerek hareket edin. İnsanlara güvenip eylem yapmayın. İnsanlarla yaşayın, insanlarla paylaşın, insanlara katılın fakat yüzde yüz kimseye güvenmeyin, hep bir açık kapı bırakın. Tevekkülü yalnız Allah’a yapın.

Kendinizi, en basit, en kalbi, en doğal halinizle ifade edin. Kimse olmaya uğraşmayın. Kimseye tepki olsun diye, yapacaklarınızı yapmaktan vazgeçmeyin. Kendinize verdiğiniz sözde durun.

Rabbinizin, verdiğiniz sözü denemek, tutup tutmadığınızı görmek için sizi dünyaya gönderdiğini hatırlayın ve yaşayın. Orijinal kalın. Sizi siz en iyi sunabilirsiniz. Siz olarak kalın. Farklılıklarınızı avantaja dönüştürünüz. Yeteneklerinizi fark edin ve kullanın.

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar

“Sarp Yokuş” isimli kitabından alıntıdır.

Bir Soru Bir Cevap

Bir Soru Bir Cevap

Soru: Allah kime bir çıkış yolu ihsan eder?
Cevap: Allah’tan hakkı ile korkana bir çıkış yolu verir.
Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.
(Allah’ın hükümlerine bağlı yaşayan, bir süre sıkıntı çeksede, sonu selamettir.)

Soru: Ne için, nasıl sabretmeliyiz?
Cevap: Rabbimiz için ve Rabbimizle sabretmeliyiz.
El Mümin ve Es Sabur’a yaraşır kul olmak isteyenler sabredebilir ancak elbette. Çünkü Rabbimin mühlet verdiğine ben de verebilirim diyebilir, Rabbinin öğrettiği emirlere uyarak bunu başarabilirler.

Soru: Kimler kendisine özel vahiy inmesini ister?
Cevap: Ahirete inanmayanlar!
( Kıyamet Suresi 52,53)
Soru: Sabır ve şükür öğretilebilir şeyler midir?
Cevap: Etrafınızdakilere herşeyden şikayet etmeyerek ve kızmayarak ‘sabretmeyi’ , varolanların kıymetini bilip, küçük şeylerle bile mutlu olarak ‘şükretmeyi’ öğretebilirsiniz. Öğrenmek görerek, duyarak, farkederek olur. Anlatmanın en güzel yolu ‘yaşamaktır’ bilesiniz!

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu – Gıda Müh.-Yazar

Her İnsan Bir Dünya

HER İNSAN BİR DÜNYA

Katılıyorsunuz değil mi bu söze? Hepimiz parmak uçlarımız kadar farklıyız birbirimizden hatta son bulgular ayak tabanlarının da farklı olduğunu söylüyor. Ne güzel aslında değil mi? Hayat bol çeşnili, çeşitli, garnitürlü bir sofra gibi. Acı kavun gibilerimiz var aramızda zerre miktarı ilişkide kalınması gereken, zakkum gibi cehenneme bile girmeye dünyada aday olduğunu bas bas bağıranlarımız var, püsküllülerimiz var sonra hep başını derde sokan, sokturan, girdiği yeri huzursuzlandıran çetin cevizlerimiz var, sert tabiatlı muşmulalarımız var sonra ağzımızı değil yüreğimizi buran her konuştuğunda biber gibi yakanlarımız, erik gibi ekşi bir suratla ortalıkta arzu endam ederken, karpuz gibi dıştan içi asla keşfedilemeyenlerimiz, çekirdek kadar kolay çitlenenlerimiz, keçiboynuzu misali bir dirhem şeker için tahammül edilenlerimiz, içinize aldığınızda faydalı, kabuğuna bastığınızda canınızı yakanlarımız, kabak çiçeği gibi saçılanlarımız, küstüm otu kadar alınganlarımız, akşam sefası misali, hayatı Lale devri modunda, hep rehavetle yaşamak isteyenlerimiz, nar gibi her şeyi sırayla, yerli yerinde, hiç boşluk bırakmadan planlı yaşamak isteyenlerimiz, mum çiçeği gibi ağlayanlarımız sürekli vara yoğa, kaktüs gibi diken diken olanlarımız, her bulduğuna batıranlarımız, kuru fasulye gibi kendini nimetten sayanlarımız, armudun iyisini isteyenlerimiz, üzümü yiyip bağını sorma diyenlerimiz, havuç gibi derine dalanlarımız, pırasa gibi kavak yelleri esenlerimiz var başında, ham bir Trabzon hurmasının ağızda bıraktığı tadı bir ömür tatmak zorunda kalanlarımız ya da tattıranlarımız var, ayva gibi yutkunmakla, yutmakla altından kalkılamayacak çamlar devirenlerimiz var… Fakat tüm bunlara rağmen kabak gibi içimizi yumuşatıp zehrimizi attıranlarımız, fındık gibi enerji, süt gibi geçtiği yere kolaylık katanlarımız, Amasya elması misali çıtır çıtır, portakal kadar güzel koku, ses, davranış, eser, hâl bırakanlarımız var ardında, kahve gibi kırk yıl hatırını saydırıp hurma, bal ve en önemlisi su gibi aziz olanlarımız, en azından olmak için çaba harcayanlarımız var ya çok şükür.

Siz siz olun fındığın kabuğuna, armudun, üzümün çöpüne değil, gönüller sultanı ile Rahmân’ın davetine uyun ve şu dünyada fıtrata uygun yaşayın, kurtulun!

Hatice Dilek Cengiz

Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar

“Sarp Yokuş ” adlı kitabından alıntıdır.