Diyaloğun Önündeki Engeller
DİYALOĞUN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Küresel ısınmadan bahsedilen şu günlere inat, ümmetin hâlini görünce ben güneşin buz tuttuğunu, tutmaya başladığını hissediyorum. Çoğu zaman kalbim üşüyor, yüreğim daralıyor. Tıpkı zaman zaman ölüm korkusu içine işleyip karşımdakinin “Hocam nefesim kesiliyor, baygınlık, hâlsizlik, sanki ölümü ensemde hissediyorum” deyişleri gibi ben de soğuk terler döküyorum. “Yine mi?..” dercesine üzerime bir yılgınlık çöküyor. Adeta dizlerimin bağı çözülüyor. Elim, ayağım, tutmaz oluyor.
Tek vücut olmamız gerekirken bir bedenin azaları nasıl uyum içinde çalışmalı ise; el başka, ayak başka, kafa başka, beyin başka, kalp başka telden çalınca bir türlü yol alamıyor, yerimizde çakılıp kalıyoruz… Ne bir adım ileri ne de geri gidebiliyor, geçmişten ders almak şöyle dursun küfrediyor, geleceği kesinmiş gibi fantezilerin peşine düşüyor, en acısı anı kaybediyoruz. Darbeleri hiç aratmayan korkular yürüyor yürek coğrafyamızın her köşesinde. Rap rap ayak seslerimiz anlamsızlığı hediye edip gidiyor zihinlere ve biz oracıkta sanrılarımızla baş başa kalakalıyoruz. Bir arpa boyu yol almayı bırakın, bir çekirdeğin zarına bile vakıf olamayacak kadar derin bir kavram kargaşası yaşıyoruz. Dik kafalı duruşumuz, isyankâr söylemlerimiz, kimseye söz bırakmayan tartışmacı ruh hâlimizle, hep birden konuşuyor, hep birden susuyoruz. İşin aslı en az becerebildiğimiz şey konuşmak, konuşabilmek, anlatabilmek ve doğru anlaşılmak için doğru bir üslupla doğru zamanda, doğru gündemler belirlemek… Sustuğumuzda rahmet melekleri değil şeytanlar üşüşüyor meclislerimize, çünkü; kalp kırıyor, yıkıyor, hiç kâr etmiyor, hep kaybediyoruz…
İnce sinsi hesapların yeri yok bu pazarda. Çünkü yürek işi bu. Yürekler saf tutsa bu namaz bizi kurtaracak. Fakat taşlaşan yürekleri abdest sularımız da delemiyor. Bizler, bizde olanı değiştirmedikçe Allah da bizim durumumuzu değiştirmeyecek. Önce biz düzelmeli, önce biz eğilmeli, önce biz el tutmalı, selam vermeli, gülümsemeli, en önemlisi sevmeliyiz. “Sevmeyen ve sevilmeyende hayır yok” diyen Peygamber’e tabi olması gereken bizler; “Neyi? Ne kadar? Ne için? Nasıl sevmeliyiz?” Sorularına “Allah için canımdan çok seviyorum” diyebilmeli, öz nefsine kardeşini tercih edebilmeli, Allah Rasûlü’nün kaybolan sünnetlerini diriltmek için anne, baba, yar, mal, can ne gerekiyorsa feda edebilmeliyiz. Oysa biz öyle kaba ve katı yürekliyiz ki, bal damlaması gereken zamanlarda zehir, kan vermesi gereken anlarda distile su, gül atılması gerektiğinde ise ok atmayı tercih ediyoruz. Sevilmesi gerekenden ve itaat edilmesi gereken hükümlerden, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi kaçıyoruz. Uzak durmamız, tedbir almamız ve nefret etmemiz gerekenlere, Sâmirî gibi sahtekârlara karşı Hz. Harun ve Hz. Musa’nın verdiği tevhid mücadelesini vermemiz gerekiyor. Ne Rabbimizin kadrini hakkıyla biliyor ne de hükümlerine kayıtsız şartsız teslim oluyoruz. Ağzı olanın konuştuğu her yer ve zamanda, Hucurât sûresinde uyarılanlar gibi, hep konuşuyor, çok konuşuyor, boş konuşuyoruz. Yapılması gereken ağlayarak secdelere kapanmakken bizler, sanki boyunlarımıza halkalar geçirilmiş gibi burnumuz havada, nefsimizi ilah edinmenin bin bir çeşidini çarşaf çarşaf sergiliyoruz. Her bir grup elindeki ile övünür diyor ya Rahmân, hep kendimizi övmeye, kendimiz dışında herkesi Hümeze sûresinde anlatılanlara taş çıkaracak şekilde alayvari, ciddiyetsiz, insafsız, merhametsiz suçluyor, asıyor, kesiyor, lime lime ediyoruz. Tıpkı kendi yavrusunu yiyen bir timsah gibi sonra da rahmet yağmurlarından akıttığımızı sandığımız gözyaşlarımız kana dönüşüyor. Kan ağlıyor gözlerimiz, lal oluyor dilimiz, felç oluyor bedenimiz. Ne zaman bu bitkisel hayattan çıkıp canlılık emareleri göstereceğiz biliyor musunuz? Bir duvarın tuğlaları olmayı başardığımızda. Malzemesi Kur’ân ve sünnet olan tuğlalarla kalp duvarımızı yeniden inşa ettiğimizde, evlerimizi Kur’ân okunan mekânlar hâline getirdiğimizde artık ölüler değil diriler şehrinde yaşıyor olacağız. Hani Allah’ın sıkça sorduğu “Yanlarında Allah’tan bir delil mi var? Okudukları bir kitap mı var?” nidasına üzülerek şöyle cevap vermek istiyorum. Binlerce kitap var, Kur’ân’la aramıza giren…
Evde pirincin hası varken, biz yine de bulgur pilavının bin türlü tarifini, tasnifini, tahlilini yapıyor, biraz daha gerçekle bağlarımızı koparıp sanal bir dünyada yaşıyor, tıpkı ipek böceği gibi kozamıza giriyor, bir türlü köle olmaktan “kul” olmaya terfi edemiyoruz. Süperi, devi, mega starı, üstadı, hocayı, şeyhi keyfimize uygun efendiler seçerek sözleşmesiz, notersiz, evraksız, hiç para ödemeden, cennet karşılığı cehennem satın alırcasına, kiralıyoruz bedenlerimizi. Bir ömür ev sahibi olamadan yaşayıp göçüyoruz.
Hep çekişme modundayız konuşurken. Sen ben kavgalarını bir türlü, biz onlar çizgisine çekemediğimizden, kendi sinirlerimizi kendimiz törpülüyor sonra da depresyondayım türküsü ile kendimizi oyalıyoruz.
Nerede Allah Rasûlü’ndeki Utbe’ye bile “Bitti mi?” dedirten hoşgörü, asalet, nezaket? Sırf Allah için, dini için, dinini en güzel şekilde sunabilmek için, gümrah bir toprak gibi sabırla bekleyebilmek… Ya da Musa gibi “Önce siz atın” ferasetini gösterip düşmanın gücünü iyi tespit edebilmek… İbrahim gibi “Putunuza sorun, belki şu en büyükleri kırmıştır!” diyerek onları birbirine düşürmek, beyinlerini iğdiş etmek, saçma sapan inançlarıyla en güzel şekilde alay ederken bile üslup kullanmak… Musa gibi “Rabbim güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de batıdan doğdursana!” diye şok etkisi yapabilecek bir hüccet göstermek… İnsanlığın ikinci atası Nuh gibi hiç bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden, ertelemeden davet etmek…
Ne mi yapmalıyız?
İşte sizlere kardeşçe tavsiyeler;
Bir kere önce kendimizle barışmalı, kendimizi tanımalı, kendimizi eğitmeli, nefsimizi dize getirip Kitab’a teslim etmeliyiz.
Kendimize her gece randevu verip ödev kontrolü yapmalı, yanlış giden bir şeyler varsa, yeni projelerle her günü diriltmeliyiz.
Yani Rabbimizle bağımızı kopmaz çelik halatlarla sağlamlaştırmalı, hep sarp yokuşa aday kalmalı ve Haviye’ye baş aşağı düşmemek için ipi sımsıkı tutmalıyız.
Yokuş çıkanın terleyeceğini, ellerinin patlayıp dizlerinin parçalanacağını bilip sadece soluklanmak için durmalı, patinaj yapmamalıyız.
Sonra en yakınlarımızdan başlayarak, aile bireylerinin gönlünü almalı;
Sevilen bir eş,
Sevilen bir anne, baba, çocuk, evlat,
Sevilen bir gelin, damat, kayınpeder, kayınvalide, görümce, elti, kayın olmalıyız.
Yani el iyisi değil ev iyisi,
Mahalle iyisi, iş yeri iyisi, cemaat iyisi, akraba iyisi, ümmet iyisi olmalıyız.
Ser verip sır vermemeli,
Hayatî konuları “biz” içinde çözmeliyiz,
Onların eline, diline, medyasına düşmemeliyiz…
Tatlı dilli, güler yüzlü, şeker gibi…
Fedakârlığı ve cömertliği Ebu Bekir,
İzzeti ve adaleti Ömer,
İffeti Osman,
İlmi Ali gibi kuşanıp
Nerede, kime, nasıl, davranacağımızı Habibullah’tan öğrenmeliyiz.
Sütannesine hırkasını serecek kadar hürmetli,
Müşriklere meydan okuyacak kadar celalli, şu sözünde belirttiği gibi; “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, ben Rabbimi anlatmaktan vazgeçmem!” diyebilmeliyiz.
Taşlandığında; kimsenin zulmünü kimseye ödetmemek için şefkatle “Rabbim! Belki onların ardından hayırlı kullar gelir” dediğini unutmamalıyız.
Savaşı kaybetse de mevziiyi terk ederek emrine karşı gelenlere bile kabalaşmayan, yufka yürekli,
Antlaşma esnasında Abdullah oğlu Muhammed yazılmasına razı olacak kadar alçakgönüllü ve ileri görüşlü,
Gerektiğinde ordusuna gittiği yönü bile söylemeyecek kadar stratejik davranan, kıvrak zekâlı,
Komşusu açken tok yatmayacak kadar insancıl olmalıyız.
Kitap ehlini aramızdaki ortak söze,
Müşrikleri Allah’a eş koşmamaya davet etmeliyiz.
Münafıkları can evlerinden vuracak etkili sözler söylerken, münafık olarak ölenler babalarımız bile olsa cenaze namazını kılmamalıyız.
Fasıkları Allah Rasûlü’nün tavsiye ettiği gibi aleni günah işlemeyinceye kadar utandırmalıyız.
Gaflet ehlini elinden tutup kaldırmalı, zalime zulmünü apaçık anlatmalı, engel olmalıyız.
Kâfire kalbî bir dostluk beslemeden adalet çizgisinden sapmamalı, eminlik vasfını kuşanmalı, tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasp etmemeliyiz.
Bize benzemeyen bizden değildiri yaşayarak, maymunlaşmaktan kurtulmalıyız.
Fare gibi her deliğe girmemeli,
Giremediğimiz deliğe, kuyruğumuza kabak bağlayarak girmeye çalışıp komik durumlara düşmemeliyiz.
Leylek gibi göçebe olmamalı,
Ayaklarımızı, kanatlarımızı, kollarımızı hak dine kelepçelemeliyiz.
Karga gibi leşe konmamalı,
Doğan kadar keskin bakışlı olmalı,
Aslan gibi kükrememiz gereken yerde, kedi gibi miyavlamamalıyız.
Koyunmuş gibi güdülmemeli,
Ot bulamadığımızda bir keçi gibi çevikçe ağaca tırmanıp karnımızı doyurabilmeliyiz.
Sesimizi muhatabımızın sesi üstüne çıkarmayarak, eşek olmamalıyız.
Arı gibi hamaratça kanat çırpmalı,
Tüm gönüldaşlarımızla bulduğumuz çiçeklerin yerini, yönünü paylaşmalı, tek bir yürek gibi atmalıyız.
Sinek gibi her tanıştığımızın kanını emmemeli,
Kene gibi bir hayat sürmektense, karınca gibi didinmeli, ağustos böceği gibi eğlenceye dalmamalıyız.
Ayı gibi yağlı bedenlerimizle, bir ömrü kış uykusunda geçirmemeliyiz.
Ceylan gibi hoş ve çevik kalabilmeli,
Tıpkı bir alabalık gibi akıntıya ters yüzebilmeliyiz.
Papağan gibi çok ve boş konuşmamalı,
Gerektiğinde hindi gibi düşünmeliyiz.
Namazda tavuk gibi yatıp kalkmamalı,
Tilki gibi etrafı seyretmemeliyiz.
Tavşan gibi oradan oraya sıçramamalı,
Kaplumbağa gibi istikrarlı, emin adımlarla hedefe kilitlenmeliyiz.
Gece yarasa, gündüz kartal gibi görmeli,
Yüksek hedeflere azimle yükselmeliyiz.
Yılan gibi gerektiğinde toprağın zehrini emerken,
Sadece düşmanımızı zehirlemeyi bilmeliyiz.
Bukalemun gibi ilmî feraseti kuşanıp
Rakibin oyuncağı olmayıp
Savaşta hileyi, barışta adaleti savunmalıyız.
At kadar sadık,
Köpek kadar dost,
Kelebek kadar kısa süren ömrümüzde,
Zarifçe kanat çırpıp
Şahadete uçmalıyız…
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
‘Sarp Yokuş’ adlı kitabından alıntıdır
- Published in Makalelerim
Kelamın Gücü
KELAMIN GÜCÜ
Anlar vardır bıçak gibi keser, geçmişi, geçmişte yaşananları!
Anlar vardır sular, besler, canlandırır sizi.
Anlar vardır yakar, parçalar yüreğinizi.
Anlar vardır bir serçe gibi uçurur sizi.
Anlar vardır bir tavus kuşu kadar gösterişli hissettirir kendinizi.
Anlar vardır duvar örülür sanki önünüze, bir adım yol almak ne mümkün.
Anlar vardır kulaklarınızda çınlar bir ömür.
Anlar vardır zehir sunar, boğazı tıkar, mideye oturur.
Anlar vardır yumuşatır, hamur yapar, şekle sokar.
Anlar vardır dondurur, söndürür, taşlaştırır.
Anlar vardır yürekten yüreğe otoban kurar, mesafeler kalkar, rahmet yağdırır.
Anlar vardır tüm vücudu diken diken gerginlik sarar.
Anlar vardır bir şelale coşkunluğu.
Anlar vardır bir göl dinginliği.
Anlar vardır bir deniz hırçınlığı.
Anlar vardır bir dere gibi kıvrım kıvrım.
Anlar vardır bir okyanus derinliği ve enginliği.
Anlar vardır bir tsunami tedirginliği, paniği.
Anlar vardır çiçek açar renk renk mis kokulu.
Anlar vardır baklava, börek, meyve, çerez gibi ikram.
Anlar vardır ekmek, su gibi elzem.
Anlar vardır içki, uyuşturucu gibi sarhoş eden.
Anlar vardır bir kuğu gibi süzülmenize.
Anlar vardır bir yılan değmiş gibi irkilmenize.
Anlar vardır bülbül gibi şakımanıza.
Anlar vardır karınca gibi çalışmanıza.
Anlar vardır çita gibi koşmanıza.
Anlar vardır salyangoz gibi kabuğunuza çekilmenize.
Anlar vardır hindi gibi kabarmanıza.
Anlar vardır ceylan gibi kaçmanıza.
Anlar vardır papatya gibi kavuşmanıza.
Anlar vardır koç gibi dövüşmenize.
Anlar vardır aslan gibi kükremenize.
Anlar vardır doğruyu eğriyi seçmenize.
Anlar vardır mazlumla zalimi dile getirmenize.
Anlar vardır güzele, çirkin muamelesi yapmadan.
Anlar vardır hakkı hâkim kılmak için.
Anlar vardır candan, maldan geçmenize.
Anlar vardır ölümü öldürmenize.
Neden olan, sadece bir sözdür, bir kelime!
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda müh.-Yazar
‘Sarp Yokuş’ adlı kitabından alıntıdır
- Published in Makalelerim
Kötülük Yapmak Kolay
KÖTÜLÜK YAPMAK KOLAY
Kar taneleri tek başına ne kadar da yumuşak ve hoş değil mi? Ama sert bir kartopuna dönüştüğünde veya çığ adıyla zirvelerden kaymaya başladığında, nasıl da beyaz bir ölüme dönüşüyor. İnsani fakat kötü eylemlerimizi birer kar tanesi varsayarsak, bizi sarıp kuşatmadığı sürece donmayız diyerek avunsak yahut biri yaptığımız kötülüklerin altında kalıp ölmedikçe sorun yok desem, hata etmiş olmaz mıyız?
Kötülük eşittir ölüm yahut katletmek diyebilir miyiz? Ya öldürmemeyi ama aynı zamanda güldürmemeyi de hedefliyorsa birileri yani işkence ediyorsa, kendince “Rahmet say öldürmüyorum ya!” diyorsa? İşte bu zulmü bir çeken bilir, bir de çektiren, bir de her şeyi bilen!
Gökten üç elma düşse, biri iyilerin başına, ikincisi kötülerin, üçüncüsü kötülüğün yayılmasını isteyenlerin başına. Birinciler hariç, son ikisi bu elma ile zehirlense desem o zaman cenneti dünyada istemiş ve haddi aşmış olurum değil mi? Dünya kurulalı beri iyiler ve kötüler hep oldu, hep olacak biliyorum. İçimi acıtan gerçekleri, bir kez daha belleğimin gün yüzüne çıkmasına neden olan nefsim, nefsimi körükleyen şeytan, biliyorum. Üzülüyorum insanca ama çaresiz olmadığımı çok iyi bilmenin kuvveti ile yönümü Allah’a dönüyorum. Dua frekansında kalıp o en özel anı yakalamaya gayret ediyorum.
Ne olur şu andan itibaren tatil planları, düğün, bayram, gezi, üniversite, kariyer, davet, yarışma, v.b gibi dünya zevklerine yatırım yapmaktan çok daha fazlasını, ahiret için yapsak. İçimizdeki kötülüğe teşvik eden sinsi şeytana değil vicdanın müşfik ellerine bıraksak merkezi kontrol sistemimizi. Nefsimiz doludizgin koşmaktan yorulmadan, dünya adına ve yaşlanıp iş işten geçmeden, bir yatağa hareketsiz mahkûm olmadan ya da ansızın ölümle burun buruna gelmeden, artık kendi varoluşuna adasa kendini, hepimiz…
Başkalarının ne yaptığı ya da ne yapmadığından çok kendi yaptıklarımızı gözden geçirip kötülük adına ne varsa listeden silmek için çabalasak. Bugün farklı bir ben olma yolunda, bir adım atsak. Öldüğümüz gün, en büyük ödülü yani cenneti kazandığımız gün olsa. Kötülerle yollarımızı bu dünyada ayırmanın hazzını, tüm hücrelerimizde hissetsek. Herkese söz geçirme çabamızı bırakıp kendi cennetimizin kaskosunu kendi irademizle imzalasak. Kaybetmeye değil, kazanmaya ayarlasak tüm gayretimizi. İyilerden olup iyilerle haşrolsak.
Ne güzel olurdu değil mi? Öyleyse bugün kendinize bir hediye alın, Adı Kur’ân olsun. Çünkü bilin ki o, iyilerin kitabı! En iyinin, tüm iyilere çağlar öncesinden gönderdiği hediyedir o. İyilerin destansı kıssaları sizi tutuştursun.
Kötülerin kötülüklerinin nasılını, niçinini, iyilerin asil mücadelesini ve zafere giden yolun kilometre taşlarını bir bir yüreğinize koyun. Asrın bir iyisinin de siz olduğunuzu ispatlamanın en iyi yolunu bulmak için yorulun. En az kötüler kadar yorulmuyorsak iyiyim demeye utanmayı bilenlere, kardeşçe bir tavsiye.
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
“Sarp Yokuş” adlı kitabından alıntıdır.
- Published in Makalelerim
İletişim Problemi!
İLETİŞİM PROBLEMİ!
Söz ağızdan bir kere çıkmalı ama acaba çıktığı gibi mi giriyor? Yani sizi dinleyen ancak koşulsuz, önyargısız, istekle faydalanmak için dinliyormuş gibi yapan, işine geleni alan, kırpan, tırpanlayan, duymayan, aldırmayan öyle çok ki. Her söylediğimizi doğru söylesek bile doğru anlaşıldığımızdan emin olamayız. Yapacak bir şey yok. Bize düşen anlatmak, en doğru üslup ve yöntemle, en doğru zaman ve zeminde.
Görevimiz, tohumla toprağı birleştirmek. Tohum sözünü, toprak sizi dinleyenlerin yürekleri. Eğer doğru ikili bir araya gelmişse hava, su, güneş, Rahmân’dan ikram ediliyor zaten. İşin aslı samimiyette. Samimi bir söz, samimi bir yürekte filizlenir. Değilse sözle tohum değil yaprak vermek, serpilip büyümek, gün yüzüne bile çıkamaz. Öyleyse biz bize düşeni yapıp saf tohum yani doğal tohum ekelim. Şefkatle toprağı işleyelim, bakımını yapalım ve hasada kadar tevekkül edelim. Görelim Mevla’m neylerse güzel eyler.
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
- Published in Makalelerim
Sadece Yaşamayı Seçiyorum
SADECE YAŞAMAYI SEÇİYORUM!
Önüme geleni almayı, yapmayı, vermeyi, tutmayı seçiyorum.
Yani anı anlık yaşamayı.
Fakat yaşarken,
Hep sapasağlam iş yapmayı,
Yani Rabbimin bas dediği yere basmayı.
Yap dediğini yapmayı seçiyorum.
Ve her doğru seçim yaptığımda,
Yardımını benden esirgemeyen,
Bir şekilde içimdeki yangına su serpen Mevlam!
Seni çok seviyorum.
Artık uzun uzun planlar yapmıyorum.
Bu günden yarına değişenleri, çelişenleri görünce ben,
Rabbim beni hakta sabitle,
Beni söylediklerini yapan,
Yaptıklarını söyleyenlerden eyle.
Yapmadıklarını söyleyip te övülmek isteyenlerden,
Yaptıklarının farkında bile olmayıp, ısrarla sürdürenlerden eyleme diyorum.
Önümde olmayanlara,
Yanımda kalmayanlara,
Halimi sormayanlara,
Sorsa da duyduklarından hoşlanmadığı için,
Sorduğuna bin pişman olmuşçasına davranarak,
Söylediğim hiçbir şeyden iki satır nasihat almayanlara,
Alsa da aldığını itiraf edemeyecek kadar gururu tavan yapanlara,
Bir çırpıda pişman olacağı kararları bile zanları uyarınca alıp,
Adam olmakla Adem olunamayacağını bilmeyenlere,
Bilmediğini bilmediği halde, bileni bilmişlikle suçlayanlara,
Gücün ve emniyetin,
Elle tutulan gözle görülen şeyler olmadığını hala anlayamayanlara,
Vazgeçilemezler listesini doğru belirleyemeyenlere,
Düşünmeden konuşanlara,
Kelimeleri boğazıma düğümleyip, orada öylece bırakanlara,
Anlatmak istediklerimin bile fevkine varamayıp,
Sözü hep eksik ya da yanlış anlayanlara,
Ve tabi ki en nihayetinde,
Canıma can katma veya canımı alma yetkisi olmayanlara,
‘Aldırmamayı’ seçiyorum.
Canımın canını yakmamayı,
Canımı yakanlarıysa kendi hallerine bırakıp,
Rabbim neylersen güzel eylersin demeyi seçiyorum.
Yoruldum, yıprandım, dinlenmek istiyorum!
Biliyorum ki;
Ne yağmur boşuna, yağıyor,
Ne güneş boşuna doğuyor.
Ne rüzgar boşuna savuruyor.
Ne benim başıma gelenler,
Onun ya da onların başına gelenler,
Elbette boş değil,kesinlikle boşa değil biliyorum.
Ve elimle işlediklerimin şerrinden,
Dilimle söylediklerimin akıbetinden,
Gözümün gördüklerinin dehşetinden,
Ve kalbimin hissettiklerinin üzüntüsünden,
Yalnız sana, yalnız sana, yalnız sana sığınıyorum Rabbim!
Hayatı bir tenis masası kadar küçük görmeyi,
Gelen her bir belayı, sabır raketimle dünya filesinden aşırıp ahiretime göndermeyi,
Sınırlarımı çok iyi bilmeyi ve bildirmeyi,
İsteklerimi gerektiğinde ötelemeyi,
Borç almak dışında, kimseden hiçbir şey istememeyi, bir ‘ahlak’ edinip,
Tüm beklentilerimi bir tek O’na iletmeyi seçiyorum.
O ki varlığıyla ban güç veren.
O ki yalnızlığımda tek işiten.
O ki tarife mahal olmaksızın,
Beni benden iyi bilen.
O ki hiçbir nimetini başıma kakmayan.
O ki beni hiç terk etmeyen ve darılmayan.
O ki bana yerden ve gökten yardımcılar göndereceğini söyleyerek umutlandıran.
O ki hatalarımı affedeceğini umduğum.
O ki merhametine hep muhtaç olduğum.
Yaratanım, yönetenim, dünyaya gönderip, Cennetine davet edenim.
Yaşama sanatını bana öğret ki,
Artık aynı hatalara bir daha hiç düşmeyeyim,
Düşürülemeyeyim.
Bana sevgini, senin sevenin sevgisini,
Senin razı olduklarınla sevinmeyi,
Senin razı olduğun şekliyle sevmeyi bilenin sevgisini bahşet.
İndireceğin her hayra muhtacım.
Kurtuluşun yollarına ilet bizi.
Canımın canı sana emanet Rabbim!
Ey emanet edilenlerin en emini!
Bizi,yani Seni sevenleri,
Dönmemiz gereken hale,
Dönmemiz gereken yöne döndür Ya Rabbi!
Amin!
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
‘Sarp Yokuş II’ adlı kitabından alıntıdır.
- Published in Makalelerim
Bu Şarkı Bitecek!
BU ŞARKI BİTECEK!
Hani hep söyleriz ya bu sözü, devam edeceğini umduğumuz işler için “Bu şarkı bitmez” diye. Ama bilin ki bu hayat bitecek. Yaşananlar, çekilenler, söylenenler, beklenenler, istenenler bir gün bitmese de bu hayat ansızın bitecek…
Bitmeyecek şarkıların sözlerini yazmak isteyenler, kendileri yazamaz belki ama yazdırtabilirler “sürücü” ve “şahit” diye isimlendirilen kâtip meleklere. Başlayın öyleyse yazdırmaya. Ağıt yakmayın, kahroldum, bittim demeden, kendi kokuşmuş hayatlarını birer nağmeyle süsleyen keş tiplere takılmayın. Anlamadığınız, tanımadığınız, hayatını bilmediğiniz, bilseniz tiksineceğiniz kişilerin ezgileri kulaklığınızdan beyninize bir yığın çöp doldurmasın. Gece, yükü boşaltmak içindir, çöp, zehir, radyasyon doldurmak için değil.
Sanki hâlâ küçük bir çocuk gibi çalıp söyleyen, hep eğlenen, dans eden, poz verenlerle yan yana olamıyorum, konserine bile gidemiyorum, keşke bir imzalı resmini alsaydım derken, kâtiplere kötü notlar yazdırtmayın. Haramdan razı olanlar, gözünün ferini, yüreğinin muhabbetini boş işlere akıtanlar, onlarla haşrolmaya, onlarla aynı azabı tatmaya adaydırlar. Yok, öyle yağma!
Sen öyleyse sev sevmen gerekenleri, kaç kaçman gerekenlerden. Şarkıcı isimleri mi, Kur’ân süreleri mi tercihin? Saçma sapan ezgiler mi, Peygamber sözleri mi belleğini dolduran? Yoksa her ikisi de mevcut diyerek alayla baş mı sallıyorsun şu an ben görmesem de?
Ey şu satırları okuyan genç! Tercih senin, göz, kulak ve gönül şahit olmak içindir yaptıklarına. Kork şahitlerinden! Bunlar senin azaların, bu şarkı da senin. Dilersen artık farklı telden çalmaya başlayabilirsin.
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
“Sarp Yokuş” adlı kitabından alıntıdır.
- Published in Makalelerim
Güzel İnsanlara Selam Olsun!
GÜZEL İNSANLARA SELAM OLSUN!
Güzel kim ki?
Kime güzel denir ki?
Boylu poslu, esmer, kumral yahut sarışın diyecek kadar,
Basit ölçek kullananlar,
Lütfen okumaktan vazgeçsin bu satırları.
Benim sözüm güzelden anlayana diyorum.
Astardan ya da metreden dem vurana değil!
Eğer kalıpla iş bitseydi,
Allah ağzı iyi laf yapan münafıklara,
Hurma kütüğü demezdi.
Hadi gelin biz insanca insanlığa prim verelim.
Sahi nasıl birinci sınıf insan olunur sizce?
Biraz kafa yoralım mı ne dersiniz?
En azından birinci sınıf olmaya adanarak değil mi?
Güzel insanlar daima güzel sinyal yayar kardeşler etrafa.
Ne tedirgin ederler,
Ne tehdit.
Ne surat asarlar,
Ne kabalaşırlar.
Ne kaktüs gibi batar,
Ne kabak çiçeği gibi yersiz açarlar.
Ne lafı çok uzatır,
Ne de asırlık boşluklar verircesine susarlar.
Ne ihtiyaçtan bile kısar,
Ne israfa kaçarlar.
Sözleri hep gönül alıcıdır,
Gönül çalıcı değil,
Gönül yakıcı veya yıkıcı hiç değil!
Bakmak içinizi ferahlatır,
Konuşmak yüreğinizi rahatlatır,
Anlatmak içinizi boşaltır,
Pişman olmazsınız ona geldiğinize,
Üzülmezsiniz onunla görüştüğünüzde,
Korkmazsınız sizi terk ettiğinde.
Gitmesi bile zahmet değil rahmettir.
Hele gelişi bir bayram muştusu hissettirir, tüm benliğinizde.
Derdiniz derdi, sevinciniz sevincidir.
İçtendir ama asla içten pazarlıklı değil.
Size bağlıdır ama asla bağımlı değil.
Sever ama severken boğmaz.
Özler ama özlemi size yük olmasına neden olmaz.
Kaybolduğunuzda merak etse de,
Kaybolmak istediğiniz de, sizi size bırakacak kadar saygılıdır.
Her an burnunuzun dibinde olmayarak sizi bıktırmadığı gibi,
Sevgisini sorgulatacak kadar da uzakta kalmaz.
Zamansız ‘uzaklaşmak zorundaydım!’ gibi sebeplerle, sizi ağlatmaz.
İstediğinizde mutlaka verir eğer varsa,
Veremediğinde şüphe duyurmaz.
Kalbiniz kalbindeymiş gibi atabilir,
Yüreğinden yüreğinize köprü kurabilir.
Onu heyecanlandıran sizi de heyecanlandırabiliyordur.
Bir bakış, bir duruşundan çözülebilen,
Söyledikleri önemsenmeden edilemeyendir.
Gerekirse sizi sabırla beklese de,
Sizi asla bekletmemeye azami gayret sarf edendir.
Her düştüğünüzde kaldırmak için,
Ya sağınızda, ya solunuzda, ya da ardınızdadır.
Asla önünüzde olmaz!
Çünkü bırakıp gitmeyecek kadar vefalıdır.
Güzel insandır işte adı üstünde.
Güzel olmayan yanları söylendiğinde bile,
Güzelliği belli olup,
Tevazusunu gösterebilen,
Özrünü dileyen,
Tevbesini eden,
Burnu hiç bir zaman Kaf dağına çıkmayandır.
Hayat bu masal değil ki!
Hiçbirimiz de prens ya da prenses de değiliz.
Apaçık gerçekler bu kadar bizi kuşatmışken,
Ve güzele hasret isek hep birlikte,
Hem güzeli tanımalı, hem güzele değer vermeli, hem güzelleşmeyi bilmeliyiz.
Tanımazsak yazık,
Değer vermezsek zulüm,
Güzelleşmezsek kimseye değil,
En çok ta kendimize yazık etmiş oluruz değil mi?
Öyle ise yarışma başladı kardeşler!
Haydi güzelleşmek için yaraşır bir gayret sarf etmeye.
Kötüler Truva atıyla içimize girdiler biliyorum.
İçimizi dışımıza çıkarırcasına kusmak pahasına,
Tüm kötülerden tiksindiğimi net ifade etmek istiyorum!
Ve Rahman olan Rabbimden,
Kim kötü adına,
Kötülük adına,
Ve kötülerden yana,
Nerede ve nasıl tuzaklar kuruyorsa,
Başlarına geçmesi için,
Hepinizden acil dua istiyorum.
Zalimler için yaşasın Cehennem!
İyiler içinse iyi ki varsın ey Cennet diyorum.
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
“Sarp Yokuş II” adlı kitabından alıntıdır.
- Published in Makalelerim
Hiçbir Şey Küçük Değil
HİÇBİR ŞEY KÜÇÜK DEĞİL!
Bir gülüş kime ve neye güldüğümüzle alakalı olarak,
Hayra veya şerre neden olabilir.
Bir bakış,
Bir söz,
Bir duruş,
Bir ifade,
Bir nida,
Bir eylem,
Bir söylem,
Bir katılım,
Bir uzak kalış,
Bir gidiş,
Bir dönüş,
Bir varış,
Bir vuslat,
Bir ayrılış,
Bir acele ediş,
Bir erteleyiş,
Bir mühür vuruş,
Bir imza atış,
Bir coşku,
Bir tiksiniş,
Bir ağlayış,
Bir dua,
Bir beddua…
Ya Cennetimiz
Ya Cehennemimiz olabilir!
Değil mi ki zerrelerimiz tartılacak,
Değil mi ki her anımızla kayıttayız,
Değil mi ki insan
‘Bu kitaba ne oluyor ki büyük küçük her şeyi kayda almış’ deyip şaşıracak,
Bizi şaşan, şaşıran, şaşırtanlardan değil,
Uman ve umduğuna nail olanlardan,
‘Ben zaten sana kavuşacağımı biliyordum!’ izzetini kuşananlardan eyle Rabbim.
Bizi bize daima sobelet,
Çoğunluğun saklambaç sandığı hayatımız bitene dek.
Çünkü:
Andolsun ki hayat bir oyun değil Rabbim.
Canı gönülden kabul edip ve iman ettiğime şahit ol istiyorum.
Çoğu zaman ben bana yetemezken,
Yetemediğim her an da yardımını diliyorum Rabbim!
Amin.
Eğer!
Kendinize gelmeniz uzun sürüyorsa,
Kendinizden,
Yani özünüzden,
Yani gerçek sizden, çok uzaklara gitmişsiniz demektir.
En kısa ve kestirme yoldan, lütfen hemen geriye dönün!
Kendinizi buldunuz mu?
Eğer buldunuzsa ona siz bari çok kızmayın.
Sevin onu,
Sarın onu,
Anlatın ona,
Ve anlayın kimseye anlatamadıklarını.
Sonra onunla birlikte dönün Rabbinize.
Yolda düştüğünüzde taşlar acıtsa da dizlerinizi,
Yoruldukça düşüp kalkmanın insaniliğini hatırlayıp,
Kardeşleriniz meleklerin kanatlarına yapışın,
Önden giden iyilerin izlerinden sakın ha bir adım bile sapmayın.
Koyun kitabı beyin ekranınıza.
Koordinatlara sımsıkı sadık kalın.
Yüreğiniz üşüdüğünde de,
Sıcaktan bunaldığınız da da,
Acıkıp susadığınızda da,
Usanç duygunuzda da,
Cehennemin dehşeti yanında ne ki,
Ya Cennetin tarifsiz güzellikleri ile kıyasla hiç sayılır deyip,
En önemlisiyse;
Sana varmak,
Seni görmek,
Seninle konuşabilmek için,
Bir ömür bekledim ben Rabbim!
Diyebilmenin onuruyla,
Sadece,
Evet başka hiç bir sebep aramadan,
Sadece bunun için ‘dayanın!’
Göz açılalı çok oldu değil mi?
Öyle ise kapanması an meselesi,
Uyanın!
Gülümsetin!
Eğer bir ömür gülümsemek istiyorsanız hayatta, gülümsetin!
Gülümsetecek,
Mutlu edecek,
Sevindirecek,
Coşturacak,
Rahatlatacak,
Ferahlatacak,
Dinlendirecek,
Eğlendirecek,
Geliştirecek,
Değiştirecek,
Yetiştirecek,
Kazandıracak,
İşler yapın ki
Yolun sonu Felah Cennetlerine çıksın!
Bağırmayın,
Kızmayın,
Kızdırmayın,
Surat asmayın,
Ezmeyin,
Üzmeyin,
Germeyin,
Aşağılamayın,
Alaya almayın,
Dövmeyin,
Sövmeyin,
Kovmayın,
Yürek yormayın ki,
Yolun sonu Gayya ya çıkmasın!
İkincilerden değil birincilerden olmanın yollarına gelince:
İman edin,
Sabredin,
Azmedin,
Akıllı,
Anlayışlı,
Sevecen,
Saygılı,
Duygulu,
Onurlu,
Edepli,
Samimi,
Cömert,
Tatlı dilli,
Sempatik,
Empatik olmak için gayret edin!
Değilse…
Arsız,
Yüzsüz,
Densiz,
Saygısız,
Umarsız,
Tembel,
Pis,
Hain,
Zalim,
Gafil,
Fasık,
Kafir öyle çok ki,
İnanın bir yenisine ihtiyacı yok dünyanın!
Öyle ise,
Biz biz olup kendimizi,
Yakınlarımızı,
Korumak ve kollamak için,
Elimizden ne geliyorsa yapalım!
Rahman kimseye kaldıramayacağını yüklemez kardeşler.
Haydi kalkın ve uyarın!
Dağların kaldıramayacağını kaldırabilir olduğumuzu ise asla unutmayın!
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam koçu-Gıda Müh.-Yazar
“Sarp Yokuş II” adlı kitabından alıntıdır.
- Published in Makalelerim
En Kârlı İş
EN KÂRLI İŞ
Tüccar olmak mı, sanatçı olmak mı, futbolcu olmak mı ya da borsa, döviz, at yarışı oynamak mı? Daha benim bilmediğim ya da önemsemediğim pek çok şeyle uzar bu liste, değil mi? Haydi, sizinle başa dönelim. Hani şu anne karnından baş aşağı geldiğiniz ana. Ne altınızdan haberiniz var ne de üstünüzden. Ne sormaktan ne de söylemekten. Elendiniz, belendiniz, ninnilerle büyüdünüz. Bir koşuşturmaca başladı, yedi yaşına geldiniz. Okullu oldunuz. Allah sizi yaratmış olmasına rağmen henüz size rol biçmezken, bir sürü sorumluluğunuz oldu. Bilmeli, okumalı, yazmalı, çalışmalı ve pekiyi almalıydınız.
Günler, aylar derken yıllar geçti. “Koskoca adamsın” denilen yıllara geldiniz. Bazen sevildiniz, bazen üzüldünüz, bazen başardınız, bazen havada uçtunuz, bazen yıkıldınız. Çok da sorun değil. “Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım” diyerek avundunuz. Öyle ya koca koca adamlardı bunu size normal gösterenler, “Hayat bu her şey mümkün, takılma” diyenler sardı etrafınızı. Ve artık yaşlandınız. Yataklarda bile rahat yatamaz, bazen kendi yemeğinizi hazırlayamaz oldunuz. Telefonlarınız çalmaz, hâliniz hatırınız sorulmaz, kapınız zaten açılmaz oldu. Evlatlar mı? Zaten gelmez oldu onlar da. Çünkü “Paylaşacak bir şeyimiz yok seninle!” sözleri çınladı kulaklarınızda evlat ve torunlarınızın.
Ağladınız, ağladınız, ağladınız… Ve ne kazandığınızı sormak ve sizi bir kez daha ağlatmak istediğimiz için sormuyorum.
Böyle mi olmalıydı? Siz bunun için mi geldiniz? Hiç merak etmediniz mi “Ben niye buradayım” diye? Sevgili anne-babalar! Mutfağınıza, büronuza, bahçenize, arabanıza biri bir emanet bıraksa, sahibini arayıp bulmaz mısınız? Yoksa her bulduğunuz şeyi sahiplenenlerden misiniz? Belki hak verirsiniz!
Ya sen ey genç! Hadi onlar aldırmadı, anlamadı, düşünmedi. Hadi cahildiler, ya sen, uzayı, çıkan son teknoloji telefonu, bir ünlünün son albümünü bile merak etmekte, kendini haklı, bilgili hatta süper bulmakta iken, hiç mi takmadın kafana? “Ben kimim ve bu hâl neyin nesi? Yetiş ey varlık muhasebesi!” demiş şair hani bir zamanlar. Sözüm sana, dinlemek ister misin bilmem ama bir parça düşünsene.
Yetişmelisin çünkü hesap kapanabilir her an. Hani bankada işin vardır, mutlaka o gün, o an işin yapılmalıdır ama soğuk bir ses “Vezne kapandı” der ya. Öyleyse vezne kapanmadan yetişmen gerek. Dünyanın en kârlı işi kulluk, en iyi yönetici Rahmân. Çünkü merhametlilerin en merhametlisi. Her anın kâra dönüşebiliyor. Hem bire bir değil, bire kaç kâr edeceğinin bile ölçüsü yok. Tek beklenen samimiyet. Hem sadece mezara kadar sürmeyen, ebediyete kadar uzanan, bitmez tükenmez bir servet. Akıllı ol, işini bil, yolunu çiz. İşini, aşını, eşini dikkatle seç. Öyleyse işinde, aşında, eşinde rızayı, ilahî rızayı seç, kurtul!
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
- Published in Makalelerim
Duygu Dilinin Güzelliğini Keşfedin
DUYGU DİLİNİN GÜZELLİĞİNİ KEŞFEDİN!
Kardeşlerim!
Duygular insanidir ve kişiye özeldir.
Anlık gelişir.
O an oracıkta hissedilir.
Eğer o hissettiğinizi oracıkta söylemeniz doğru ise, yani meşru ise gecikmeden söyleyiniz.
Geciktiğinizde çok geç kalmış ya da anlamsızlaşmış olabilir bilesiniz.
Oysa bize bu güne dek, hep içimizde tutmak öğütlendi.
Hayır öyle değil, ısrarla söylüyorum ki öyle değil!
Lütfen siz siz olun bu günden tezi yok,
Duygularınıza izin verin, artık konuşsunlar.
Bırakın bülbül kesilmişçesine şakısınlar.
Göreceksiniz!
Ne kadar hoş olduğunu keşfettiğinizde,
Zaten artık siz de susmayacak, susamayacaksınız.
Yazık değil mi bunca yıldır içinizde sakladıklarınıza.
Hem söylersem kaybederim zannettiğiniz pek çok anda,
Aslında kazanırsınız,
Hatta kaybettim sandıklarınızı bile kazanabilirsiniz, bilmenizi isterim.
Tabi ki bu söylediklerim, aç tavuklara buğday ambarına davet edildiği hissi vermesin.
Onlar aç kalmayı hak ettikleri için aç kalmışlarsa,
Yahut kıymet bilmedikleri içinse,
Kırk yıl onlara ‘Kudüs’ yasaklanmış olabilir!
Eh bir ömürde kırk yıl hiçte az değil değil mi?
Kim bilir belki de bir ömür böyle yasaklı bitebilir.
Bazı şeyler oyuna gelmez.
Dal bu kırıldı mı, eşya olmadığı için tamir edilmez.
Seneye bahara gelense, giden değildir değil mi?
Öyle ise kardeşler,bir şeylerin elinizde iken kıymeti bilinmeli.
Kör öldükten sonra ‘badem gözlüm’ dediğinizi duymaz kardeşler.
Mesele birbirimizi diri diri toprağa gömmemek,
Öldürmekle tehdit etmemek,
Öldüresiye öfke duymamak değil mi?
İnanın değmez!
Ahireti kaybettirecek bir öfkenin kime ne faydası olabilir ki?
Sonuçta can taşıyoruz.
Canı, sahibine rağmen sahiplenmek, kimsenin haddi değil!
Öyle ise hep birlikte haddimizi bilmeliyiz,
Bildirileceği günü beklememeliyiz kardeşler!
Oysa duygular samimiyetin, öz benliğin, yüreğin sesi ise önem kazanır.
Pis aklın merkezi olmuş bir kalpten süzülenler,
Asla kimseyi hoşnut etmediği gibi,
İticiliğinizi arttırmakla kalmayıp,
İnandırıcılığınız da hep tartışılacak bilesiniz.
Bir kere baştan şunu bilmenizi isterim.
Soruyorum size;
İnsanlara teşekkür etmeyi bilmeyen Allah’a eder mi?
Hayır diyor Peygamber!
Peki Allah’ı razı etmek konusunda gitgeller yaşayan,
Kulları ile istikrarlı bir hayat sürebilir mi?
İşte ben de buna da ‘hayır’ demeyi bir insanlık görevi sayıyorum kardeşler.
‘Allah’a kul olmak’, aslında etrafa tam bir emniyet sunmanın tek garantisidir.
Çünkü:
Duygularını düşüncelerinin kalitesi ile beslemeyenler,
Nefislerini okşamayanı sevemeyen ve sürekli yerenler,
O güne dek yaşattıklarını unutup yok sayanlar.
Mümin bir delikten iki kere ısırılmaza gönülden inandığımıza aldırmayanlar,
Lafla peynir gemisi yürür sanabilirler,
Yürümez kardeşler.
Niye mi?
Geminin sakinleri Nuh as. soyundan olmalı bir,
Gemi Rahman’ın takdiri ile, harekete başlayıp durmalı iki,
Gemi hazırlanırken geminin için de olmak için, ne gerekiyorsa yapılmalı üç,
Gemi hazırlığına başlamadan önce, bıkıp usanmadan hak için koşturulmalı dört,
Ve son sahne de sular taşıp gemi sürüklenmeye başladığında,
Dağa sığınacağını sananlara, acımamalı beş.
Ya kardeşler işte böyle.
Ama bu anlattıklarım hiç basit şeyler değil değil mi?
Peygamberi bir irade ile Rabbe sığınılırsa ancak,
Hatadan dönülebiliri anlamak için,
Bolca kitabımızı okumanızı isterim altı.
Ben ne öğrendiysem, Kitabımdan öğrendim yedi.
Öyleyse dil bu, nereye çevirirsen oraya döner demeyin.
Siz sadece inandığınız şeyleri ,inancınıza uygun yer ve zaman da,
Uygun kişiye, en güzel şekli ile söyleyin.
Bakın neler olacak.
Kaç hüzünlü kalbi neşelendirebilir,
Kaç yanlış anlaşılmayı düzeltebilir,
Kaç umudu yeşertebilir,
Kaç dertliye derman olabilir,
Kaç öfkeyi bastırabilir,
Kaç susturulmuş dile, tercüman olabilir,
Kaç es geçilen gerçeği, gün yüzüne çıkartabilir,
Kaç boğazda düğümleneni, çözebilirsiniz bir bilseniz!
Bir saniye bile kaybetmez,
Bir çocuk duruluğu ve candanlığıyla duygularınızı dile getirirsiniz.
‘Her doğru, her yerde, herkese söylenmez’e kesinlikle inanıyorum!
Fakat her duygu, yeri geldiğinde, söylenmeliyi savunuyorum.
Kimsenin sizin hissettiklerinizle sizi yargılamaya hakkı yok.
Hislerinizi yer ve zaman konusunda kontrol edin yeter!
Fakat meşru ortamlarda kontrol etmekte,
Meşru olmayan ortamlarda kontrolsüzlükte zulme sebep oluyor,
‘Lütfen dikkat!’ diyorum kardeşler.
Örneğin;eşinize, evladınıza, anne babanıza, dostunuza sevdiğinizi, özlediğinizi söyleyin elbette.
Korkmayın!
Şımarmaz, mutlu olurlar.
Fakat hiç tanımadıklarınıza, tanışmadıklarınıza, yoldan geçene, önünüze gelene,
Bilgisayar ekranınıza düşene de,
‘Seni seviyorum’ diyecek hadsizliğe düşmeyin kardeşler.
Sevgi bu Allah’ın bir ayeti.
Çok şeyi israf ettiğiz kadar kolay ve umarsızca duygularınızı da israf etmeyin.
Ne mi olur?
Gerektiğinde verecek eser miktar da sevginiz bile kalmaz,
Duygusuzlaşmak, hislerini tanıyamamak, kendi iç hesaplaşmasından bile kurtulamamak gibi,
Çok ağır bedelleri vardır bu hadsizliklerin!
Öyle ise sonuç mu kardeşler?
Sonuç şu;
Emin olun, bu dünya hep iyilere kaldı ve kalacak.
Kötüler kazdıkları kuyuda, hiç yağmur yağmasa bile, bir kaşık suda boğulacak.
Tatlı dil ise her döküldüğü yere bir tohum ekecek,
Yeryüzünden gökyüzüne uzanan kocaman dallı bir çınara dönüşecek,
Ve asırlar sonrasın da bile tatlı dilli olanlar,
Dillere destan olmakla ödüllendirilecek bilesiniz!
İspat mı istiyorsunuz peki?
İşte peygamberler!
Her biri dillere destan değil mi?
Hatice Dilek CENGİZ
“Sarp Yokuş 2” adlı kitabından alıntıdır
- Published in Makalelerim










