
DİYALOĞUN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Küresel ısınmadan bahsedilen şu günlere inat, ümmetin hâlini görünce ben güneşin buz tuttuğunu, tutmaya başladığını hissediyorum. Çoğu zaman kalbim üşüyor, yüreğim daralıyor. Tıpkı zaman zaman ölüm korkusu içine işleyip karşımdakinin “Hocam nefesim kesiliyor, baygınlık, hâlsizlik, sanki ölümü ensemde hissediyorum” deyişleri gibi ben de soğuk terler döküyorum. “Yine mi?..” dercesine üzerime bir yılgınlık çöküyor. Adeta dizlerimin bağı çözülüyor. Elim, ayağım, tutmaz oluyor.
Tek vücut olmamız gerekirken bir bedenin azaları nasıl uyum içinde çalışmalı ise; el başka, ayak başka, kafa başka, beyin başka, kalp başka telden çalınca bir türlü yol alamıyor, yerimizde çakılıp kalıyoruz… Ne bir adım ileri ne de geri gidebiliyor, geçmişten ders almak şöyle dursun küfrediyor, geleceği kesinmiş gibi fantezilerin peşine düşüyor, en acısı anı kaybediyoruz. Darbeleri hiç aratmayan korkular yürüyor yürek coğrafyamızın her köşesinde. Rap rap ayak seslerimiz anlamsızlığı hediye edip gidiyor zihinlere ve biz oracıkta sanrılarımızla baş başa kalakalıyoruz. Bir arpa boyu yol almayı bırakın, bir çekirdeğin zarına bile vakıf olamayacak kadar derin bir kavram kargaşası yaşıyoruz. Dik kafalı duruşumuz, isyankâr söylemlerimiz, kimseye söz bırakmayan tartışmacı ruh hâlimizle, hep birden konuşuyor, hep birden susuyoruz. İşin aslı en az becerebildiğimiz şey konuşmak, konuşabilmek, anlatabilmek ve doğru anlaşılmak için doğru bir üslupla doğru zamanda, doğru gündemler belirlemek… Sustuğumuzda rahmet melekleri değil şeytanlar üşüşüyor meclislerimize, çünkü; kalp kırıyor, yıkıyor, hiç kâr etmiyor, hep kaybediyoruz…
İnce sinsi hesapların yeri yok bu pazarda. Çünkü yürek işi bu. Yürekler saf tutsa bu namaz bizi kurtaracak. Fakat taşlaşan yürekleri abdest sularımız da delemiyor. Bizler, bizde olanı değiştirmedikçe Allah da bizim durumumuzu değiştirmeyecek. Önce biz düzelmeli, önce biz eğilmeli, önce biz el tutmalı, selam vermeli, gülümsemeli, en önemlisi sevmeliyiz. “Sevmeyen ve sevilmeyende hayır yok” diyen Peygamber’e tabi olması gereken bizler; “Neyi? Ne kadar? Ne için? Nasıl sevmeliyiz?” Sorularına “Allah için canımdan çok seviyorum” diyebilmeli, öz nefsine kardeşini tercih edebilmeli, Allah Rasûlü’nün kaybolan sünnetlerini diriltmek için anne, baba, yar, mal, can ne gerekiyorsa feda edebilmeliyiz. Oysa biz öyle kaba ve katı yürekliyiz ki, bal damlaması gereken zamanlarda zehir, kan vermesi gereken anlarda distile su, gül atılması gerektiğinde ise ok atmayı tercih ediyoruz. Sevilmesi gerekenden ve itaat edilmesi gereken hükümlerden, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi kaçıyoruz. Uzak durmamız, tedbir almamız ve nefret etmemiz gerekenlere, Sâmirî gibi sahtekârlara karşı Hz. Harun ve Hz. Musa’nın verdiği tevhid mücadelesini vermemiz gerekiyor. Ne Rabbimizin kadrini hakkıyla biliyor ne de hükümlerine kayıtsız şartsız teslim oluyoruz. Ağzı olanın konuştuğu her yer ve zamanda, Hucurât sûresinde uyarılanlar gibi, hep konuşuyor, çok konuşuyor, boş konuşuyoruz. Yapılması gereken ağlayarak secdelere kapanmakken bizler, sanki boyunlarımıza halkalar geçirilmiş gibi burnumuz havada, nefsimizi ilah edinmenin bin bir çeşidini çarşaf çarşaf sergiliyoruz. Her bir grup elindeki ile övünür diyor ya Rahmân, hep kendimizi övmeye, kendimiz dışında herkesi Hümeze sûresinde anlatılanlara taş çıkaracak şekilde alayvari, ciddiyetsiz, insafsız, merhametsiz suçluyor, asıyor, kesiyor, lime lime ediyoruz. Tıpkı kendi yavrusunu yiyen bir timsah gibi sonra da rahmet yağmurlarından akıttığımızı sandığımız gözyaşlarımız kana dönüşüyor. Kan ağlıyor gözlerimiz, lal oluyor dilimiz, felç oluyor bedenimiz. Ne zaman bu bitkisel hayattan çıkıp canlılık emareleri göstereceğiz biliyor musunuz? Bir duvarın tuğlaları olmayı başardığımızda. Malzemesi Kur’ân ve sünnet olan tuğlalarla kalp duvarımızı yeniden inşa ettiğimizde, evlerimizi Kur’ân okunan mekânlar hâline getirdiğimizde artık ölüler değil diriler şehrinde yaşıyor olacağız. Hani Allah’ın sıkça sorduğu “Yanlarında Allah’tan bir delil mi var? Okudukları bir kitap mı var?” nidasına üzülerek şöyle cevap vermek istiyorum. Binlerce kitap var, Kur’ân’la aramıza giren…
Evde pirincin hası varken, biz yine de bulgur pilavının bin türlü tarifini, tasnifini, tahlilini yapıyor, biraz daha gerçekle bağlarımızı koparıp sanal bir dünyada yaşıyor, tıpkı ipek böceği gibi kozamıza giriyor, bir türlü köle olmaktan “kul” olmaya terfi edemiyoruz. Süperi, devi, mega starı, üstadı, hocayı, şeyhi keyfimize uygun efendiler seçerek sözleşmesiz, notersiz, evraksız, hiç para ödemeden, cennet karşılığı cehennem satın alırcasına, kiralıyoruz bedenlerimizi. Bir ömür ev sahibi olamadan yaşayıp göçüyoruz.
Hep çekişme modundayız konuşurken. Sen ben kavgalarını bir türlü, biz onlar çizgisine çekemediğimizden, kendi sinirlerimizi kendimiz törpülüyor sonra da depresyondayım türküsü ile kendimizi oyalıyoruz.
Nerede Allah Rasûlü’ndeki Utbe’ye bile “Bitti mi?” dedirten hoşgörü, asalet, nezaket? Sırf Allah için, dini için, dinini en güzel şekilde sunabilmek için, gümrah bir toprak gibi sabırla bekleyebilmek… Ya da Musa gibi “Önce siz atın” ferasetini gösterip düşmanın gücünü iyi tespit edebilmek… İbrahim gibi “Putunuza sorun, belki şu en büyükleri kırmıştır!” diyerek onları birbirine düşürmek, beyinlerini iğdiş etmek, saçma sapan inançlarıyla en güzel şekilde alay ederken bile üslup kullanmak… Musa gibi “Rabbim güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de batıdan doğdursana!” diye şok etkisi yapabilecek bir hüccet göstermek… İnsanlığın ikinci atası Nuh gibi hiç bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden, ertelemeden davet etmek…
Ne mi yapmalıyız?
İşte sizlere kardeşçe tavsiyeler;
Bir kere önce kendimizle barışmalı, kendimizi tanımalı, kendimizi eğitmeli, nefsimizi dize getirip Kitab’a teslim etmeliyiz.
Kendimize her gece randevu verip ödev kontrolü yapmalı, yanlış giden bir şeyler varsa, yeni projelerle her günü diriltmeliyiz.
Yani Rabbimizle bağımızı kopmaz çelik halatlarla sağlamlaştırmalı, hep sarp yokuşa aday kalmalı ve Haviye’ye baş aşağı düşmemek için ipi sımsıkı tutmalıyız.
Yokuş çıkanın terleyeceğini, ellerinin patlayıp dizlerinin parçalanacağını bilip sadece soluklanmak için durmalı, patinaj yapmamalıyız.
Sonra en yakınlarımızdan başlayarak, aile bireylerinin gönlünü almalı;
Sevilen bir eş,
Sevilen bir anne, baba, çocuk, evlat,
Sevilen bir gelin, damat, kayınpeder, kayınvalide, görümce, elti, kayın olmalıyız.
Yani el iyisi değil ev iyisi,
Mahalle iyisi, iş yeri iyisi, cemaat iyisi, akraba iyisi, ümmet iyisi olmalıyız.
Ser verip sır vermemeli,
Hayatî konuları “biz” içinde çözmeliyiz,
Onların eline, diline, medyasına düşmemeliyiz…
Tatlı dilli, güler yüzlü, şeker gibi…
Fedakârlığı ve cömertliği Ebu Bekir,
İzzeti ve adaleti Ömer,
İffeti Osman,
İlmi Ali gibi kuşanıp
Nerede, kime, nasıl, davranacağımızı Habibullah’tan öğrenmeliyiz.
Sütannesine hırkasını serecek kadar hürmetli,
Müşriklere meydan okuyacak kadar celalli, şu sözünde belirttiği gibi; “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, ben Rabbimi anlatmaktan vazgeçmem!” diyebilmeliyiz.
Taşlandığında; kimsenin zulmünü kimseye ödetmemek için şefkatle “Rabbim! Belki onların ardından hayırlı kullar gelir” dediğini unutmamalıyız.
Savaşı kaybetse de mevziiyi terk ederek emrine karşı gelenlere bile kabalaşmayan, yufka yürekli,
Antlaşma esnasında Abdullah oğlu Muhammed yazılmasına razı olacak kadar alçakgönüllü ve ileri görüşlü,
Gerektiğinde ordusuna gittiği yönü bile söylemeyecek kadar stratejik davranan, kıvrak zekâlı,
Komşusu açken tok yatmayacak kadar insancıl olmalıyız.
Kitap ehlini aramızdaki ortak söze,
Müşrikleri Allah’a eş koşmamaya davet etmeliyiz.
Münafıkları can evlerinden vuracak etkili sözler söylerken, münafık olarak ölenler babalarımız bile olsa cenaze namazını kılmamalıyız.
Fasıkları Allah Rasûlü’nün tavsiye ettiği gibi aleni günah işlemeyinceye kadar utandırmalıyız.
Gaflet ehlini elinden tutup kaldırmalı, zalime zulmünü apaçık anlatmalı, engel olmalıyız.
Kâfire kalbî bir dostluk beslemeden adalet çizgisinden sapmamalı, eminlik vasfını kuşanmalı, tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasp etmemeliyiz.
Bize benzemeyen bizden değildiri yaşayarak, maymunlaşmaktan kurtulmalıyız.
Fare gibi her deliğe girmemeli,
Giremediğimiz deliğe, kuyruğumuza kabak bağlayarak girmeye çalışıp komik durumlara düşmemeliyiz.
Leylek gibi göçebe olmamalı,
Ayaklarımızı, kanatlarımızı, kollarımızı hak dine kelepçelemeliyiz.
Karga gibi leşe konmamalı,
Doğan kadar keskin bakışlı olmalı,
Aslan gibi kükrememiz gereken yerde, kedi gibi miyavlamamalıyız.
Koyunmuş gibi güdülmemeli,
Ot bulamadığımızda bir keçi gibi çevikçe ağaca tırmanıp karnımızı doyurabilmeliyiz.
Sesimizi muhatabımızın sesi üstüne çıkarmayarak, eşek olmamalıyız.
Arı gibi hamaratça kanat çırpmalı,
Tüm gönüldaşlarımızla bulduğumuz çiçeklerin yerini, yönünü paylaşmalı, tek bir yürek gibi atmalıyız.
Sinek gibi her tanıştığımızın kanını emmemeli,
Kene gibi bir hayat sürmektense, karınca gibi didinmeli, ağustos böceği gibi eğlenceye dalmamalıyız.
Ayı gibi yağlı bedenlerimizle, bir ömrü kış uykusunda geçirmemeliyiz.
Ceylan gibi hoş ve çevik kalabilmeli,
Tıpkı bir alabalık gibi akıntıya ters yüzebilmeliyiz.
Papağan gibi çok ve boş konuşmamalı,
Gerektiğinde hindi gibi düşünmeliyiz.
Namazda tavuk gibi yatıp kalkmamalı,
Tilki gibi etrafı seyretmemeliyiz.
Tavşan gibi oradan oraya sıçramamalı,
Kaplumbağa gibi istikrarlı, emin adımlarla hedefe kilitlenmeliyiz.
Gece yarasa, gündüz kartal gibi görmeli,
Yüksek hedeflere azimle yükselmeliyiz.
Yılan gibi gerektiğinde toprağın zehrini emerken,
Sadece düşmanımızı zehirlemeyi bilmeliyiz.
Bukalemun gibi ilmî feraseti kuşanıp
Rakibin oyuncağı olmayıp
Savaşta hileyi, barışta adaleti savunmalıyız.
At kadar sadık,
Köpek kadar dost,
Kelebek kadar kısa süren ömrümüzde,
Zarifçe kanat çırpıp
Şahadete uçmalıyız…
Hatice Dilek Cengiz
Yaşam Koçu-Gıda Müh.-Yazar
‘Sarp Yokuş’ adlı kitabından alıntıdır